SEVDİĞİN KADAR SEVİLİRSİN
YAŞAR EYİCE
*- SEVDİĞİN KADAR SEVİLİRSİN
Ne güzel bir söz:
"Saatin varlığını unutturan insanları sevin,
‘İyi ki varsın’ dediğiniz insanlar olsun
hayatınızda…”
Ve her şeyi öğrendiğin kadar bilirsin, şunu da
öğren;
Sevdiğin kadar sevilirsin..
Ne derler:
“Sulamadığın solar,
Aramadığın unutur.
Konuşmadığın gider,
Değer vermediğin bir gün yok olur.
Her şey vaktinde kıymetlidir.”
Biliyoruz;
Sağlık en büyük hediyedir.
Sevgi en büyük mutluluktur.
Her nefes alışımız sağlık, huzur ve mutluluk
olsun.
Devam edeyim:
İyi arkadaşlar ilaçtır.
Kendine saygı yine ilaçtır.
Sessizlik ilaçtır.
Güneş ışığı ilaçtır.
Derin nefes almak ilaçtır.
Hareket ilaçtır.
Dinlenmek ilaçtır.
Sınırlar koymak ilaçtır.
Yani ilaç her zaman haplarda bulunmaz, hayatın
içinde az önce bazılarını yazdığım gibi ‘doğal’ ilaç var.
*- YALNIZ DEĞİLSİNİZ
Mustafa Foçalı kalemi eline aldıktan sonra, bana
mektup olarak gönderiyor. Aslında konu yalnız beni ilgilendirmiyor, sizleri de
doğrudan olmasa da ilgilendirdikleri oluyor.
Son söyledikleri şöyle:
“Çözemediğiniz, baş edemediğiniz, Sorunlarınız,
sıkıntılarınız var mı?
Merak etmeyiniz, yalnız değilsiniz.
Yaşadığımız bu sıkıntılı günlerde ,’Sorunsuz insan’
kaldı mı ki?
Hele bugünkü şartlarda ülkemizde hatta Dünyada
yok, gibi.
Kime nasıl anlatacağınız?
İçinden çıkamadığınız çok özel sorunlarınız,
şikâyetleriniz ile ruhsal ve de bedensel ağrılarınız mı var?
Dertleşebilecek, konuşabilecek içinizi dökecek bir
Dost’a mı ihtiyacınız var?
Siz bu dünyaya sıkıntı çekmeye gelmediniz.
Allah çözümü olmayan dert ve sıkıntı da vermez.
Zaten her derdinde bir dermanı mutlaka vardır.
Her ne sıkıntınız, sorununuz varsa; yaşamdan zevk
alamama, mutsuzluk, psikolojik sorunlar, ağrı vs gibi, gibi, gibi…
Ve daha birçok...
Sorunlarınızı anlattığınızda Sizi anlayan derman
olacak candan dost doğru dostlara ihtiyacımız, var…*-
Hayırlı günler diliyorum sevgilerimle…”
*- İYİLİĞİ ARAYAN ZAMANLAR
Define arar gibi iyi insan aradığımız günlerden
geçiyoruz.
Oysa iyilik, ne toprağın altında saklı ne de uzak
diyarlarda.
İyilik, kapı komşumuzun sofrasında eksik olan bir
lokmada, bir yetimin gözünde bekleyen umutta saklı.
Zaman kısa.
Yapılacak iyilik çok.
Bekleyecek vakit yok.
Koşmalıyız bu yolda.
Yetişmeliyiz aç kalan bir çocuğun duasına, bir
yaşlının titreyen ellerine, sessizce yardım bekleyen onurlu insanların
yüreğine.
Unutmayalım;
Komşu açken tok yatmak, sadece bir eksiklik değil;
bir insanlık kaybıdır.
Paylaşmak berekettir.
Bir lokma bölündükçe çoğalır, bir kapı çalındıkça
umut büyür, bir el uzandıkça dünya güzelleşir.
Bir verirsen bin olur.
Çünkü iyilik, matematik değil; kalpten kalbe
çoğalan bir duadır.
Bugün bir kapıyı çal, bir gönüle dokun, bir
sofraya katkı ol.
Haydi, İyiliği bekleyen değil, iyiliğe koşan
olalım.
Fakir fukaranın sofrası dolsun, yetimin yüzü
gülsün, insanlık yeniden hatırlansın.
*- ASKER FUTBOL HAKEMLERİ
Düdüğün Sustuğu Yerde Başlayan Hikâye…
Bu yazı; emekli Deniz Astsubayı Galip
Tellioğlu’nun ‘Astsubay Gerçeği’ sayfasında paylaştığı bir yorumdan esinlenerek
hazırlandı,
Anlatılanlar yalnızca bir spor anısı değil, Türkiye’de
astsubayların farklı alanlarda nasıl görünür olup ardından nasıl sistematik
biçimde geri itildiğini anlamak açısından dikkatle okunması gereken bir
kesittir.
Türk futbolunun bugün içinde bulunduğu tabloyu
yalnızca güncel hakem hatalarıyla açıklamak eksik bir değerlendirme olur; çünkü
bu tablonun arka planında yıllar önce alınmış, o gün belki fark edilmeyen ama
zaman içinde etkisi büyüyen kırılmalar vardır ve bu kırılmaların bir kısmı
doğrudan doğruya asker kökenli, özellikle astsubay kökenli hakemlerin sistem
dışına itilmesiyle ilgilidir.
Oysa bir dönem bu ülkenin sahalarında düdük çalan
isimlerin önemli bir bölümü, disiplinli karar alma yeteneği, baskı altında
soğukkanlı kalabilme becerisi ve kurala bağlılık konusunda ciddi bir birikime
sahip olan astsubaylardan oluşuyordu ve bu durum tesadüf değil, mesleğin
doğasıyla doğrudan ilişkili bir sonuçtu.
Anlatılan olay bu çerçevenin küçük ama çarpıcı bir
örneğidir.
Yer Donanma Komutanlığı turnuvasıdır; organizasyon
Ana Üs Komutanlığı tarafından yürütülmektedir ve sahada görev yapan hakem
üçlüsü astsubaydır.
Maçın belirli bir anında verilen kırmızı kart,
futbolun en temel kurallarından birinin uygulanmasıdır; yani tartışmaya açık
bir yorum değil, doğrudan doğruya oyunun devam edebilmesi için gerekli olan bir
disiplin müdahalesidir.
Ancak kırmızı kart gören oyuncunun sahayı terk
etmemesiyle birlikte mesele artık teknik bir karar olmaktan çıkar, otoritenin
kabul edilip edilmemesi meselesine dönüşür ve hakem heyeti bu noktada oyunun
sürdürülemeyeceğine karar vererek maçı tatil eder.
Anlatıya göre bu noktada sahadan çıkmamakta
direnen oyuncunun, ilerleyen yıllarda Türk futbolunun en bilinen isimlerinden
biri hâline gelecek olan Erman Toroğlu olduğu ifade edilmektedir.
Yedek subay olarak askerlik yaptığı bu dönemde
yaşanan bu olayın, yalnızca o güne ait bir saha tartışması olarak kalmadığı;
aksine zihinsel bir kırılma yarattığı ve bu kırılmanın izlerinin sonraki
yıllarda sergilediği tutumlara yansımış olabileceği yönünde güçlü bir kanaat
bulunmaktadır. Bu bir mahkeme hükmü değil, bir dönemi yaşamış insanların ortak
hafızasında yer eden bir yorumdur; ancak bazı süreçlerin nasıl başladığını
anlamak için bu tür izleri göz ardı etmek de mümkün değildir.
Fakat bundan sonra yaşananlar, meselenin neden
yalnızca bir spor olayı olarak görülemeyeceğini açıkça ortaya koyar.
*- YENİDEN GÖREV ALMADILAR
Anlatıya göre üst komuta kademesinin devreye
girmesiyle maçın tekrarlanması yönünde bir irade ortaya konur ve tam bu noktada
üç astsubay hakem, meslekî duruşun ne anlama geldiğini gösteren bir tavır
sergileyerek bu karşılaşmada yeniden görev almayı reddeder.
Bu ret kararı, dışarıdan bakıldığında küçük bir
tercih gibi görülebilir; ancak aslında hakemlik müessesesinin bağımsızlığına,
verilen kararın arkasında durabilme iradesine ve meslek onuruna sahip çıkmanın
açık bir ifadesidir.
Bu tavrın devamında, atılan oyuncunun takım
seçmelerinde yer alamaması ve dolayısıyla daha üst düzey askerî takımlara giden
yolunun kapanması ise olayın bireysel boyutunu daha da derinleştirir.
İşte tam bu noktada, olayın spor sahasındaki
etkisi ile yıllar içinde oluşan bakış açıları arasındaki bağ üzerine düşünmek
gerekir.
Çünkü ilerleyen yıllarda Erman Toroğlu, asker
kökenli hakemlerin – özellikle astsubayların – futbol içindeki varlığına karşı
en net ve en sert muhalefet eden isimlerden biri hâline gelmiştir.
*- ÖNCE DİSİPLİN
Bu muhalefet yalnızca bireysel bir görüş olarak
kalmamış; zaman içinde bir kamuoyu oluşturmuş, tartışma alanı yaratmış ve
nihayetinde asker kökenli hakemlerin sistem içindeki yerinin daraltılmasına,
ardından da tamamen dışlanmasına giden sürecin taşlarını döşemiştir.
Başka bir ifadeyle, bir dönem sahada disiplin ve
kararlılıkla öne çıkan astsubay hakemlerin tasfiye edilmesiyle sonuçlanan
sürecin başlangıcında, bu bakış açısının ciddi bir etkisi olduğu yönünde güçlü
bir değerlendirme bulunmaktadır.
*- HAKEMLERİN PERFORMANSI
Oysa bu süreçte gözden kaçırılan temel gerçek
şudur; astsubay kökenli hakemlerin sahadaki başarısı bir ayrıcalığın sonucu
değil, aksine yoğun disiplin eğitimi, sorumluluk bilinci ve kriz anlarında
doğru karar verebilme yeteneğinin doğal bir sonucudur.
Hakemlikte en kritik unsurlar olan otorite kurma,
mesafe koruma, baskı altında geri adım atmama ve kuralı kişiye göre değil
duruma göre uygulama becerisi, askerî eğitimle doğrudan örtüşen niteliklerdir
ve bu nedenle söz konusu dönemde astsubay ve diğer asker kökenli hakemlerin
Türk futbolunda güçlü bir yer edinmiş olması şaşırtıcı değildir.
Bugün gelinen noktada ise Türk futbolunun en çok
tartışılan başlıklarından birinin hakem performansı olması, geçmişte alınan bu
kararların sonuçlarını daha görünür hâle getirmektedir.
Saha içindeki otorite eksikliği, kararların
tutarsızlığı ve baskı karşısında gösterilen kırılganlık, yalnızca bireysel
yetersizliklerle açıklanamayacak kadar yapısal bir soruna işaret etmektedir ve
bu yapının inşasında, geçmişte sistemden uzaklaştırılan disiplinli ve deneyimli
kadroların yokluğunu da hesaba katmak gerekir.
*- SİSTEM DIŞINA İTİLDİLER
Bu nedenle anlatılan bu anı, yalnızca bir kırmızı
kart hikâyesi değildir.
Bu anı; bir meslek grubunun farklı alanlarda
varlık gösterdiğinde nasıl sorgulandığını, görünür hâle geldiğinde nasıl hedefe
konduğunu ve zaman içinde nasıl sistem dışına itildiğini gösteren daha büyük
bir tablonun küçük ama anlamlı bir parçasıdır.
Sonuç olarak; o gün sahada verilen karar yalnızca
bir maçın kaderini değil, belki de bir bakış açısının başlangıç noktasını
etkilemiştir.
Bu etkinin doğrudan mı yoksa dolaylı mı olduğu
tartışılabilir; ancak şu gerçek değişmez ki, Türkiye’de astsubayların bulunduğu
her alanda benzer bir döngü yaşanmıştır; önce başarıyla görünür olma, ardından
sorgulanma ve nihayetinde geri çekilme süreci.
Ve belki de bu yüzden, bugün yaşanan sorunları
anlamak için sadece bugüne değil, o gün sahada çalınan bir düdüğün ardından
başlayan sürece de bakmak gerekir.”
Yunus Bilgiç bu yazıyı 26 Mart 2026 tarihinde
yazmış.
Doğruluk derecesinden şüphe etmiyorum.
Bildiğim şu;
Yalnız Türk Futbolunun değil, Türk sporunun yurdun
her köşesinde yayılmasında asker kökenli hakem ve sporcuların payları neredeyse
yüzde 90’a yakındır.
Toprak sahalarda, şehirlerarası büyük olaylara
neden olan maçları yönetenler hep astsubay hakemlerdi.
Şimdi geçim nedeni bile sayabiliriz hakemliği,
asker hakemler neredeyse bir yevmiyeye maçları yönetiyorlardı.
Şimdi yorumcular ve hakemler kaymaklı pasta
yiyorlar, asker hakemlerden hiç ama hiç söz etmiyorlar.
Bir de sayıları az kalan asker hakemlere ve o
zamanın maçlarından hikayesi olan eski futbolcu ve yöneticilere söz verilsin
ki, futbolun, Türk sporunun çilekeşlerinin değerleri ortaya çıksın.
Şu anda aklıma geldi, deniz astsubay bir Şakir
Kuruş vardı.
Yaşamı kitap olacak bir asker futbolcumuzdu.
İbrahim Fırla’dan başlayıp asker hakemlerimizle
ilgili çok güzel tarihe geçecek bir kitap bile Genel Kurmay ya da Spor
Bakanlığı tarafından hazırlanabilir.
Şunu da bilelim;
‘Biz’ kelimesi küçük ama etkisi çok büyük.
Güç, insanları dışlamakla değil, onları ortak bir
geleceğin parçası hissettirmekle sürdürülebilir hale geliyor…
Bilmem anlatabildim mi?
*- HAYRET
Hiç ölmeyecek gibi yaşayanlara,
HAYRET…
Sahip olduklarını sandıkları şeyleri, hiç
kaybetmeyecek gibi sarılmalarına,
HAYRET…
Üç günlük dünyayı, hem kendilerine, hem de
sevdiklerine zehir edenlere,
HAYRET…
Tekrarlayayım:
Sağlıklı huzurlu mutlu güzel günler dilerim…
*- FİLLERİ PAYLAŞMAK!
Hindistan’da yaşayan ve ölmek üzere olan bir adam
üç oğlunu çağırıp, vasiyetini açıklamış.
Adamın serveti 17 adet Fil.
“Evlatlarım; Bildiğiniz gibi 17 Fil var.
Fillerinin yarısını büyük oğluma, üçte birini
ortancaya, dokuzda birini de küçük oğluma bırakıyorum…”
Bir süre sonra babaları ölünce, çocuklar
birbirlerine düşmüşler.
17 filin yarısı olmuyor ki...
Sıra üçte birine ve dokuzda birine gelsin.
Onların anlaşmazlığı bütün köye yayılmış.
Köylüler de işin içinden çıkamamışlar.
Bir gün yaşlı bir bilge, fili üzerinde o köyden
geçerken, kavgaya, gürültüye tanık olmuş.
Nedenini sormuş. Anlatmışlar.
‘Kavga etmeyin!’, demiş, alın benim fil de sizin
olsun daha sonra paylaşın.
Sonuçta 18 filleri olmuş.
Yarısını büyük oğlan almış, 9 fil.
Üçte birini ortanca almış, 6 fil.
Dokuzda birini de küçük almış, 2 fil.
Toplam 17 fil!..
Yaşlı bilge gülümseyerek kendi filini almış ve
tekrar yola koyulmuş.
*- ASLINDA YASASI VAR
Tarlalardaki tüm hobi bahçelerinin yıkılması için
yeni bir yasa teklifi hazırlandı.
Bu düzenleme, halen yürürlükte olan ancak
uygulanamayan mevcut yıkım yasasından çok farklı.
TBMM Tarım Orman Komisyonunda kabul edilen ve
Genel Kurulda görüşülecek yasa teklifi özetle şöyle:
Tarlalara yapılmış tüm yapılar yıkım kapsamına
alınacak, elektriği, suyu, doğalgazı kesilecek.
Bahçe sahiplerine metrekare başına 2.500₺ otomatik
ceza kesilecek. Bu ceza 500 m2 arsada 1 milyon 200 bin ₺, 1 dönümde 2.5 milyon
₺ demek.
Cezayı ödeyince iş bitmiyor.
Bahçe sahiplerinden 2 ay içinde tüm yapıları yıkıp
yeniden tarlaya dönüştürmeleri istenecek.
Bahçesini kendi yıkmayana m2 başına 7.500₺ ceza
kesilecek.
Bu da dönüm başına 7.5 milyon ₺ demek. Bu
bahçeleri devlet yıkacak, tüm masrafları bahçe sahibinden alacak.
Tarlalarda gördüğünüz bazı yapılar istisna kapsamında,
ancak hobi bahçeleri istisnalar arasında yer almıyor.
Yapının malzemesi ister beton, ister ahşap olsun
fark etmiyor.
Önemli olan tarlanın tarımsal amaçla kullanılması.
Yıkım listesinde 11 bini aşkın hobi bahçesi var.
Özetle; bahçe hobisi olanları yakında, büyük bir
kabus bekliyor.
Bir anımsatma yapayım, aynı konu bir süre önce
yine gündeme gelmiş ve bazı belediyeler bakanlık tamimi gereğini yapmak
isteyince zeytinlikler konusu gibi büyük tepki ile karşılanmışlardı.
Hatta o yıllarda konuyu yine gündeme getirmiş ve
kamu ile paylaşmıştım.
*-



%20-%20BJK%20(1)%20ma%C3%A7%C4%B1nda%20izledi%C4%9Fim%20Sn%20Mustafa%20G%C3%BCng%C3%B6ren%20abimiz%20ile%20Nostaljik%20Fu%20-%20Kopya.jpg)
Yorumlar
Yorum Gönder