GÜÇLÜ AMERİKA 'YARDIM' DİYE YERLERDE SÜRÜNÜYOR
YAŞAR EYİCE
*- BİR YOLCUYA
Dur yolcu!
Bilmeden gelip bastığın Bu toprak,
Bir devrin battığı yerdir.
Eğil de kulak ver, bu sessiz yığın
Bir vatan kalbinin attığı yerdir.
Bu ıssız, gölgesiz yolun sonunda
Gördüğün bu tümsek, Anadolu'nda
İstiklal uğrunda, namus yolunda
Can veren Mehmed'in yattığı yerdir.
Bu tümsek,
koparken büyük zelzele,
Son vatan parçası geçerken ele,
Mehmed'in düşmanı boğduğu sele
Mübarek kanının akıttığı yerdir.
Düşün ki, haşrolan kan, kemik eti
Yaptığı bu tümsek, amansız çetin
Bir harbin sonunda bütün milletin
Hürriyet zevkini tattığı yerdir.
(Necmettin Halil ONAN)
*- BOYUNLARIMIZDA HALKAYMIŞ
Ezgi Erkin belki de çoğunluğumuzun kabullenemeyeceği
bir yazıyı kaleme almış.
Şunları söylüyor:
Aile, var olan en kaotik yapıdır.
Ve bize, ‘kutsal ‘olarak fısıldanmasının nedeni de
tam olarak budur.
‘Kültürel bir miras!’ diye her birimize yutturulan
bu zincir, bazı zaman -ki çoğunlukla- boyunlarımızda bir halkadır.
Yaşam, artık geniş aile yapısına entegre
edilemeyecek kadar hızlı ve akışkandır.
Bütün yumurtaları, seçimleri ve tarzları ne olursa
olsun, aynı sepete toplayıp kırılmamalarını beklemekse, tam bir hayalperest
işidir.
‘Değerleri unutup, bağları çözelim gitsin’
demiyorum.
Ama “rağmen” aile bağlarına düğümler atmayı da
adil ve olağan bulmuyorum.
Kan bağı hele de kayın hısımlığı efektif bir
seperatör değildir.
Tam bunlar üzerine, düşünürken; karşıma şöyle bir
kavram çıkıyor: JOMO.
*- KAPIYI KAPATMAK!
‘fomo’ desem hemen hepiniz bilecekken, ‘jomo’
biraz uzak kalıyor.
(Joy of missing out.)
Gönlüme sorarsanız meali, ‘hangi kapıyı
kapatacağını bilmek!’
Kültür bize;
Nezaketen,
Ayıp,
Günah,
Feda, diye fısıldarken, ‘jomo’ hangi ilişkiden,
hangi işten, hangi aile bağından, hangi sosyal ortamdan, hangi sokaktan
ayrılmak gerektiğini bilmenin huzurunu anlatıveriyor.
(Uzak kalmanın eğlencesi:)
Çok keyifli buldum bu kavramı.
Bence bizimki gibi, kendini önceliklendirmenin
‘ölümcül sekizinci günah’ yerine geçtiği fedacı toplumlar olarak müthiş bir
önbilinç…”
*- ÇOK ESKİYMİŞ
Burçak Balkan mesleğiyle ilgili bir araştırma
yapmış.
Söylediğine göre, “Emlakçılık aslında yeni bir
meslek değil. Çoğu kişi bu işin son 20–30 yılda ortaya çıktığını sanıyor ama
gerçek çok farklı...”
Gayrimenkul aracılığı aslında Roma İmparatorluğu’na
kadar uzanıyor.
O dönemde şehirler büyürken bazı kişiler mülk
sahipleri ile alıcıları bir araya getiriyordu.
Yani bugünkü emlak danışmanlarının ilk
versiyonları.
*- KURALLAR ÇIKTI
Sanayi devrimiyle birlikte şehirler hızla
büyüyünce bu iş profesyonelleşti. 1908’de ABD’de kurulan National Association
of Realtors ile emlakçılık ilk kez kurallara bağlandı.
Türkiye’de ise işler biraz farklı gelişti.
Osmanlı döneminde satışlar çoğu zaman tellallar
aracılığıyla duyurulurdu.
Mahalle içinde kulaktan kulağa yayılan satışlar
olurdu.
*- TEK DEĞİŞMEYEN
Modern emlakçılık ise aslında 1950’lerden sonra
başladı.
Şehirler büyüdü, apartmanlar çoğaldı, yatırım
arttı ve emlakçılık yavaş yavaş gerçek bir mesleğe dönüştü.
Bugün ise durum bambaşka.
Gayrimenkul sadece bir ev satmak değil.
Analiz yapmak, doğru yatırım bulmak ve şehrin
geleceğini okumak.
Bazen düşünüyorum…
Belki de emlakçılık dünyanın en eski network işi.
Alıcıyı buluştur.
Satıcıyı ikna et.
Doğru fırsatı yakala.
2000 yıldır değişmeyen tek şey bu.
*- LİYAKAT OLMAYINCA
Önca Uğur Esmer’i tanıyalım;
“Denizcilik ve deniz tarihine olan merakım
yaşamımı küçük yaşlardan itibaren şekillendirmiştir.
Akademik kariyerimi de bu merak ve ilgi üzerine
şekillendirmiş bulunmaktayım.
Amacım sadece kişisel merak ve ilgimi tatmin etmek
değil, bilgi ve deneyimim ile Türk denizciliği ve denizcileşmesine katkı
sağlamaktır.
16 yaşında staja başladığım Deniz Müzesi
Komutanlığı’ndan..”
Şimdi de söylediklerini düşünelim;
“Denizci olmayan birinin donanmanın başına
geçtiğinde yaşanılan büyük yenilgilere/felaketlere örnek olarak hep İnebahtı
Savaşı'nı ve aslında bir Yeniçeri Ağası olan Kaptan-ı Derya Müezzinzade Ali
Paşa'yı anlatırız. Buna bir diğer örnek Winston S. Churchill'dir.
Aslında bir ordu subayı olan Winston S. Churchill
18 Mart'ta alınan ağır yenilgi ve sonrasında yaşananlar yüzünden Bahriye
Nazırlığı görevinden istifa etti.
Binbaşı rütbesiyle tekrar orduya katıldı.
Verdun'da savaşan Churchill 30'dan fazla kez
siperden çıkarak akınlara katıldı…”
*- ÖNCEKİ ÜÇ NESİL
Kutbettin
Bingölbalı adlı kişi kitap kurdu diye tanımlayacağımız biri. …
Geçimi de kitaplardan…
Bazılarımızı şöyle tanımlıyor:
“Eşekliğin baki kalması, senin okumuş olmanın bi
sonucu değil canım kardeşim!
Senden önceki 3 neslin okumamış olmasının acı
sonucu…
şu ‘okudu da nooldu ki?’ci yarı cahil furyaya ders
niteliğinde…
Belki içimizdeki birçok dostumuzun bildiği bir
hikayeyi de paylaşmış:
“Üniversitede, en çok sevdiğim hocanın
odasındaydım.
Bana, ‘Ne olmak istiyorsun?’ dedi.
‘Entelektüel olmak istiyorum…” dedim.
‘Senden entelektüel olmaz’ dedi.
Şaşırmıştım, sonra, kırılgan bir ses tonuyla;
‘Dersinizi geçmeme rağmen sürekli dersiniz deyim.
Okulda en çok okuyan, araştıran ve tartışmalara
giren, hep benim?’ dedim.
‘Senden Entelektüel olmaz!’ dedi.
*- YAZARLIK BİLGİ İŞİDİR
Çok kızmıştım!
‘Doç. tezlerin konularını bile ben öneriyorum’
dedim.
Prof. gülümseyerek geriye yaslandı.
“Senden çok iyi bir araştırmacı olur.
Ama entelektüel olmaz.
Nedenine gelince, sana entelektüel olamazsın
dediğimde, bana bir Entelektüel gibi ‘Niçin olmaz?’ diye sormadın, aksine
alındın ve hiddetlendin.
Yazarlık bilgi işidir.
Entelektüellik bilgi değil, davranış biçimidir.
Bir insanın entelektüel olması için en az 3 kuşak
ailesinin okuması gerekir.
*- ENTELLER!
Okulun önüne bak.
Hepsi son model araç dolu ve hocalara ait.
Her sene model yenilerler.
Gerçekten böyle bir yenilenmeye ihtiyaçları var
mı?
Niçin bu şekilde yaşıyorlar.
Çünkü o ünvanlarla gördüğün hocalarının
kariyerleri ne kadar yüksek olursa olsun, ruhları feodal bir köylü.
Güçlerini topluma kabul ettirmek için böyle hava
atmak zorundalar.
Gerçek bir entelektüel asla bu güdüyle hareket
etmez.
Entel feodal köylülere artık diploma ve ünvan da
yetmez.
Tıpkı paranın yetmediği gibi…”
Tahmin ettiğiniz gibi bu konuşmayı yapan toprağa
yeni verdiğimiz Prof. Dr. İlber Ortaylı’ya
ait…
Ben de küçük bir ekleme yapayım:
Bir kentin ‘Şehir’ olması için bin yıla ihtiyaç
var.
Aksi hikeye!
*-
SINIFSIZ İÇECEK
“Çay İçmeyen Adama Neden Güvenilmez?”
Bu sorunun yanıtını Kutbettin Bingölbalı şöyle
veriyor:
“Çay dört özelliğinden dolayı kutsal bir sıvıdır.
Birincisi; sınıfsız bir içecektir, ayakkabı
boyacıları ile ceo’ların ortak içeceğidir.
Sınıfsal kaynaşma sağlar.
Her statüden insanın tükettiği bir sıvı olup,
içecekte eşitlenmenin sembolüdür aynı zamanda.
İkinci olarak zamansızdır; sabah kahvaltısında,
öğlen yemeği sonrasında, akşam üzeri, yatmadan önce yani günün her saati
içilebilen tek içecektir.
Üçüncüsü; Muhabbetin demini aldırır.
Çay olmadan yapılan sohbetlerin hiçbir tadının
olmadığı malumunuzdur.
Dört; mekânsızdır her mekânda içilir.
*- HAKSIZLIK YAPMAYALIM
Çay; yoksulların, şairlerin ve yalnızların resmi
içeceğidir.
Ona öyle alelade bir içecek muamelesi yapamayız.
Ona sıradan bir içecek gibi davranamayız.
“Yok ben çay sevmem, çayla aram iyi değildir” gibi
hezeyanlar delikanlı bireylere yakışmaz.
Çay içmeyen adamı anlamak zordur.
Eğer bir rahatsızlığı yoksa, ki çay sıhhat verir.
O kişinin niye çay sevmediği bizim için ciddi bir
sorun olarak masada duracak ve dostluğumuzu sorgulatacaktır.
Zamansız-mekansız-sınıfsız bir içecek olarak çaya
karşı yapılan bu haksızlık ve sevgisizlik bizi yaralar.
*- ŞÜPHELİ
Çay içmeyen adam şüphelidir.
Ona güvenemeyiz.
Çünkü ince belli bardakta tüten nefis dumanıyla,
karanfil kokulu sıcak ve demli bir çayı yudumlamamış insan, Anadolu’yu,
bozkırları ve kırılgan yağmurlarımızı tatmamış demektir, kırkikindilerle
yıkanmamış, gökyüzünü tanımamış demektir.
Çay içmemenin hiçbir mantıklı izahı olamaz.
Çay içmeyen adama güvenemeyiz çünkü buralardan ve
bu toprakların kadim içecek kültüründen fersah fersah uzaklaşmış bir adam bizi
tedirgin eder.
Çay; yoksulların, şairlerin ve yalnızların resmi
içeceğidir. Ona öyle alelade bir içecek muamelesi yapamayız.
Ona sıradan bir içecek gibi davranamayız…”
Konuyu şöyle özetleyebiliriz:
“Çay hikayesi çok güzel yorumlanmış.
Çay arkadaş, çay sırdaştır.
Çay demle geliyorum ifadesi çok güzel bir samimi
niyet içerir…”
*- BEYNİN GELİŞMESİ
Çocuklarda artan ekran süresi beynin gelişiminde
kritik rol oynayan gri maddeyi olumsuz etkileyebiliyor.
Bu durum; dikkat, öğrenme, iletişim, empati ve
duygusal gelişim üzerinde kalıcı izler bırakabiliyor.
Unutulmamalı ki çocukların beyni ekranla değil,
gerçek hayat deneyimleriyle gelişir.
Psikolojik dayanıklılık; duyguları bastırmak
değil, onları anlayıp doğru yönlendirebilme becerisidir.
Şimdi bir başkasına, bir sosyoloğa kulak verelim:
Öz- şefkat, her bireyin öğrenmesi ve geliştirmesi
gereken evrensel bir beceridir.
Kişilerarası ilişkiler kurmak ve sürdürmek için
insanların birbirlerine karşı olumsuz davranışları olduğu gibi kabul etmeleri,
anlayış ve hoşgörü ile birbirlerine yaklaşmaları çok kıymetlidir.
Şefkat, bireyin merhamet etme, acıma yeteneğinden
gelen bir duygudur.
Başkasının acısını fark eden ve bu acıyı
paylaşabilen, önemseyen, dinleyen kişide şefkat duygusu gelişim göstermektedir.
Başkalarının acısının farkında olan, şefkat ve sevgi
ile yaklaşabilen kişiler, o acıyı azaltma eğiliminde olmaktadır.
Şefkat, insanların eylemlerini ve düşüncelerini
hatalı olmak yerine insanların hayatında içinden çıkamayacak zorlukların
olabileceğini, insanın elinde olmayan sebeplerle zor durumda yaşayabileceğini,
her insanın aynı şartlara sahip olamayacağını düşünerek katı ve acımasız
yargılardan kaçınmasına yarayan bir duygudur.
Bu şefkat duygumuz ile en yakınlarımıza sarılmak,
onları dinlemek ve onlara varsınız diyebilmektir…”
*- YARDIM İSTİYOR
Önce Murat Dinçman’a söz vereceğim.
Bu konulara önem verip yorum yaptığı için…
Söyledikleri şunlar:
“Trump, Hürmüz Boğazı'nın kapanmasından etkilenen
NATO Müttefikleri ve diğer ülkeleri, ABD'nin Boğazı yeniden açma çabalarında
yardım etmeye çağırıyor.
Japonya, bölgeye askeri birlik gönderme niyeti
olmadığını zaten belirtti. Çin, en başından beri tüm ilgili tarafları askeri
harekâtı durdurmaya ve diplomasi masasına dönmeye davet ediyor.
AB isteksiz görünüyor ve gecikmeli kalıyor.
Ancak tutumlarını değiştirebilirler (Almanya
olumsuz tutum varsaydı). Trump için işler çıktı.
Bugün, NATO müttefikleri ve ortaklarını, ABD'ye
yardım edemezlerse kötü bir gelecekle karşı karşıya kalmakla tehdit etti.
İşler kötüye gidiyor.
Dünya liderliği test altında ama umut verici
değil.
Kimse yasadışı, akılsız, etik dışı eylemlerin
parçası gibi görünmüyor. Ahlaki üstünlük kaybolur.
ABD'ye yardım etmek veya yardım etmek aynı zamanda
İsrail'e yardım etmek demektir.
Gazze'de insanlık suçları işlemiş olan İsrail ile
aynı fikirde olur musunuz?”
*- ÜRETİCİ AHMET ŞEN’den
Şimdi de sıra İzmir Karşıyakalı Ahmet Şen’de!
Son olarak, Yamanlar yangınındaki iç parçalayan
fotoğrafları ile anımsıyorum gerçek üreticilerimizden Ahmet Şen’i..
Ahmet Şen de güzel bir konuya değinmiş, son
gelişmelerden sonra.
“İnsanların seni zayıf ve sömürülecek olarak
görmesinin nedeni onlara her durumda iyi ve güler yüzlü davranmandır.
Hak ettiğinden fazla değer verdiğin insan şımarır
ve sana saygısızlık yapabilecek yüzsüzlüğü kendinde bulur.
Bu yüzden gerektiği yerlerde insanları kırmaktan
ve üzmekten çekinme…” diyen Ahmet Şen bu doğru tespitinden sonra şöyle diyor:
*- DÜŞÜNELİM
“Geçen 15 günü şöyle düşününce...
Savaşın ilk haftalarında Trump, İranlıların sokağa
inip yönetimi eline almasını istedi. 1-2 güne bitecekti İran.
Hamaney öldürülünce göbek atan İranlı kızların
videoları servis edildi. Arap ülkeleri, topraklarını Amerika'nın kullanımına
açtı.
Filmlerde görüp hayran olduğumuz uçak gemileri
hareket etti.
İranlı yetkililer tek tek öldürüldü.
‘1-2 güne İran koşulsuz teslim olur!’ dendi.
O sırada Arap ülkeleri Amerika'ya desteğini
açıkladı.
Sözde üst düzey yetkililerin yatak odalarına kadar
vuruyordu İsrail. Ancak bir okulda ders gören kız çocukları vuruldu.
Bunlar olurken dakika bile kaybetmeden İran,
askeri üslerini Amerika'ya açmış bütün körfez ülkelerini vurmaya başladı.
Sadece Amerikan üslerini değil, ülkelerin
havaalanlarını bile vurdu.
Aynı anda ve derhal 7 - 8 Arap ülkesine saldırdı.
Arap ülkeleri şaşkına dönmüştü.
Yarım asırdır Amerika'nın kendilerini koruduğunu
sanan Araplar, panik içinde ne yapacaklarını şaşırdılar.
*- AMERİKA’NIN DESTEKÇİSİ
Özellikle Arabistan Kralı Selman, İran'a nefret
kusarken, Amerika'nın destekçisi olduğunu ve Amerika'ya destek olunması
gerektiğini her gün yineledi.
Bu sırada Türkiye'de, konu Müslümanlık olunca
mangalda kül bırakmayan tarikatçılar, sözde dindar gazeteciler, Halil gibi
provokatör imamlar bu savaşta ‘tarafsız’ olduklarını açıklıyorlar, İran'a
destek olmaktan uzak duruyorlardı.
Amerikan halkının tepkisi şöyle dursun, Amerikan
meclisindeki generaller bile Trump'ı eleştirirken, Hristiyan ülkeler İsrail'e
tepki gösterip üslerini kapatırken Türkiye'deki tarikat ve cemaatlerden tık
çıkmıyordu.
İran yedi düvele füze yağdırırken hiçbir Müslüman
ülke İran'ın yanında olmadı.
Rusya lideri Putin, bu durum üzerine ‘Amerika ve
İsrail, İslam ülkelerini bölmeye çalışıyor, buna nasıl izin verirsiniz?’
diyordu.
Çin dışişleri bakanı ise, ‘Çocukları öldüren bir
devlet, meşru olamaz. Böyle bir devlet, kanunsuz bir devlet olarak ele
alınmalıdır’ diyordu.
Katolik İspanyollar Amerika'yla ilişkileri koparma
noktasına geldiler.
Evet, Katolik İspanyollar, İsrail'den
büyükelçisini geri çekerken, Müslüman ülkeler İran'ın yanında olamıyordu.
Günler sonra Arap ülkeleri, yedikleri füzelerinin
turizme verdiği zarardan olsa gerek, Amerika'nın kendilerini korumadığını ve
ticari sözleşmeleri feshetmeyi düşündüklerini açıkladı.
Otel rezervasyonları düşüyor, maliyetler artıyor,
Hürmüz boğazının kapanmasıyla dünya ticareti sekteye uğruyordu.
*- BAZI PKK’LILAR
O sırada sözde Kürtlerin hakkını savunduğu
söylenen pkk terör örgütü ve uzantıları, İsrail'in yanında olduklarını açıkladı
ve emir geldiği takdirde İran'a askeri harekat yapacaklarını açıkladı.
2 gün sonra Suriyeli Kürtler, Amerika'nın Kürtleri
terk ettiğini ilan ederek İran'a harekât yapacak olanlara dikkatli olunmasını
öğütledi.
Birkaç güne Trump, bu harekâttan vazgeçti ama
anlaşıldı ki pkk terör örgütünün derdi Kürtler değil Yahudilermiş.
Din kardeşleri olan İran, siyonistler tarafından
bombalanırken, Araplar Amerika'nın İran'ı bir an önce yok etmesini bekliyordu.
1-2 güne İran'ın tüm savunma kollarını,
gemilerini, uçaklarını, füzelerini, devrim muhafızlarını imha edeceğini
söyleyen Trump, 15 gün sonra Avrupa'ya ‘bize yardım edin!’ dedi.
O sırada Türkiye'de cemaatlerin ‘kafir laik dinsiz
Kemalistler’ olarak gördüğü Kemalistler ise İran'ın rejimine rağmen İran'a
destek mesajları atıyor, İran dışişleri de ‘Türk halkının desteğine teşekkür
ediyoruz’ diyerek karşılık veriyordu.
*- GÜÇLÜ ve GÜÇSÜZ
Amerika, İran'ın kapattığı Hürmüz boğazının
açılması için Avrupa devletlerinden yardım talep etti ve savaş gemisi
göndermelerini istedi.
Hiçbir devlet bu talebi kabul etmedi.
Ardından ABD Nato'nun yardımını istedi.
Buna karşılık Alman savunma bakanı, ‘Güçlü
Amerikan donanmasının yapamadığını, Avrupa birkaç fırkateynle nasıl yapsın?’
şeklinde karşılık verdi.
Filmlerde hayranlıkla seyrettiğimiz o büyük ve
ünlü uçak gemileri, Avrupalı gazetecilerin ifadesiyle ‘topal ördek’ gibi
vurulmuş ve hurdaya dönmüş bir vaziyette Amerika'ya doğru yol aldı.
Amerika'nın ‘radarlara yakalanmaz, görünmez’
dedikleri B2'ler, Çinlilerin sağladığı radarlara çoktan yakalanmışlardı.
Amerika, Arap ülkelerindeki üslerini birbir
kaybetmekle kalmamış, aynı zamanda askerleri, uçakları, uçak gemileri de imha olmuştu.
Nihayet Trump, ‘İran büyük bir güçmüş. Binlerce
füzesi varmış. Körfez ülkelerine saldırmalarını hiç beklemiyorduk. Şok olduk.
Beni bu konuda kimse bilgilendirmemişti. Nato'dan yardım talep ettik. Bize
sırtlarını döndüler’ dedi.
*- DİLLERİNE DOLADIKLARI
O sırada Türkiye'deki tarikat ve cemaat
mensupları, İsrail'i değil de İran'a destek veren Kemalistleri dillerine
dolamışlardı.
Peki neyi anladık 15 günde?
Siyonizmle günlerce tek başına mücadele etmiş
İran'dan öğrendik ki Araplar asla din kardeşi olamıyorlarmış.
Din kardeşliği ve ümmetçilik düşüncesi, günümüz
dünyasında hiçbir anlam ifade etmiyormuş.
Türkiye'deki tarikatların ve cemaatlerin, bir
siyonist devlet karşısında nasıl suskun kaldıklarını öğrendik.
Laikliğe, Türklüğe, Kemalistlere gelince sözde en
koyu dindar görünenlerin, siyonist saldırılarda hayatını kaybeden 170 kız
çocuğu hakkında bile en ufak söz etmediklerini gördük.
Amerika'nın korumasına sığınan Araplar, Orta
Doğu'dan kovulan Amerikalılardan başka şimdi kime sığınır bilinmez ama Allah'a
sığınmadıklarını, din kardeşlerini yalnız bıraktıklarını öğrendik.
Tıpkı İngilizler karşısında Osmanlı'yı yüzüstü
bıraktıkları gibi…
Şimdi İran füzeleri,
Hristiyanların gavur olmadığını, Müslümanların
kardeş kalamadığını, tarikatların
samimiyetsizliğini, halifeyle bu işin çözülemeyeceğini, laiklerin de dinsiz
olmadığını gösterdi.
*- DİZİLERİN VERDİĞİ MESAJLAR
1- İstemediğin biriyle evlendiysen ona ihanet
edebilir, başkasıyla aşk yaşayabilirsin.
2- Kötü bir olaydan sonra içki içip etrafı
dağıtmalısın.
3- Sevdiğin kişi başkasıyla evlendiyse onların
yuvasını bozmalısın.
4- Kötüler daima güçlüdür iyiler ezilmeye
mahkumdur.
5- Her dizide yeni elbiseler, ayakkabılar olmalı,
alışveriş için hep lüks yerler tercih edilmelidir.
6- Evde ilgi görmeyen adam dışarıda karısını
aldatmalı ve bütün suç kadına yüklenmeli, adamın yaptığı da masum
gösterilmelidir.
7- Gençlerin mutlaka sevgilisi olmalı, lise ve
orta okul seviyesinde olsa bile çıktığı biri olmalıdır.
8- Birbirlerinin kuyusunu kazan insanlar, hep
maskeler ile dolaşmalı ve suç daima bir iki kişinin üzerine yıkılmalı
9- Kavga eden, şiddet uygulayan, hırsızlık ve gasp
yapan baş rol oyuncuları güler yüzlü, yakışıklı olmalı ve hep haklı nedenlerle
yapmalı.
10- Anneler hep despot olmalı, babalar ise daima
sert ve anlayışsız olmalı. Çocuklar her zaman haklı olmalı.
11- Kaynanalar hep kötü rol oynamalı, sürekli
olarak damadının gelininin kuyusunu kazmalı
12- Paranın nerden ve nasıl geldiği belli
olmamalı, harcama yaparken hep cömert olunmalı.
13- İş yerleri hep rezidans olmalı, işçi ve esnaf
rolleri olmamalı.
14- Sıradan ortalama bir hayat yoktur. Ya
diptesindir ya tepede. Bunun ortası yoktur.
15- Gençler hep haklı olmalı, haklı çıkmalı başına
buyruk hareket etmeli ve kız erkek meseleleri dışında başka da dertleri
olmamalı.
16 - Hep lüks özendirilmeli herkesin hayali
maneviyat değil maddiyat olmalı yalılar villalar amaç olmalı insanlar
olağanüstü bir lüks yaşama yönlendirilmeli.. Hep kapitalizm hep kapitalizm..
17-Ülkede her şey yolunda gidiyor verilmesi
gereken bir mesaj ve anlatılacak bir şey de yok
*-








Yorumlar
Yorum Gönder