İNSAN OLMAK DİRENÇ OLDU

 











 

YAŞAR EYİCE

 

*- DÖNÜP DOLAŞIP

Kenan Diler Uzunay şöyle diyor:

“Konu ne olursa olsun, verdiğin üzüntü ve aldığın ah bir cam parçasından daha keskindir.

Dönüp dolaşıp üzerine basarsın!

Kime ne yaparsan, bir gün aynısını yaşarsın…”

Yıldız Kenter ne demişti?

“Rezil bir çağa denk geldik;

Ayıp sessizleşti!

Vicdan yoruldu!

İnsan kalmak, direnç oldu!...”

Bir insana en doğru yolu gösteren ise, kendi vicdanıdır…

Foçalı Kenan Bey şunu da anımsatıyor:

“İnsanlar düzlüğe çıkınca sizinle çıktığı yokuşu unutur.

Nankörlük bir durum değildir.

Bir huydur, değişmez!...”

 

*- ANKARA’DAN YAZMIŞTI

Cihan Çıtaker Ankara’da yaşayan bir İzmirli arkadaşım.

Son zamanlarda paylaşımlar yapmayınca merak ettim, şöyle eskilere doğru gittim.

Şunu yazmıştı:

“… İTBF den sınıf arkadaşım Yaşar Eyice.

Alsancak Gazi İlkokulu üç veya dörtteyim,

Sabahçıyım...

Öğlen okuldan çıktıktan sonra, Fransız Hastanesi köşesinde bir büfe vardı o zaman.

Arkadaşlarla Kahramanlar’a yürüyoruz.

Birden benim küçüğüm Ahmet kardeşimi gördüm ayağında tahta takunya ile…

Annem göndermiş, ‘abinle değişin!’ diye.

Haşlandım adeta, ona gücüm de yetmiyor.

Çaresiz, ona darda gelse çıkardım ayakkabılarımı verdim.

Takunyalarla ağlaya, sızlaya eve döndüm.

Ahmet de okula gitti.

Kime ne, nasıl anlatacaksın.

Alsancak İzmir'in zengin muhiti.

Ahmet’in ayakkabıları artık giyilemeyecek hale gelmişti,

Zaten eskiydi, onlarla top oynardı...

Olay bir daha olmadı, eskiciden falan herhalde bir ayakkabı bulundu, alındı, bilemedim...

Ve nihayet 21.Aralik.2024 te Ahmet kardeşimi kaybettik.

Sigarayı bırakmadı, Coah hastası olmuştu.

Annem Semiha tam 94 yaşını doldurmuş idi.

Altı çocuk, fakirlik, tütün mağazası Tekel Alsancak Merkez İşlemesi, adam koca derdi ve ona buna temizlik...

Neyse hepimiz okuduk, evlendik, Ahmet hariç,..

O İlkokulu Kahramanlarda bitirdi.

Kalemle komşu kızı Mukaddes, kardeşimizin az daha gözünü çıkaracaktı, şakalaşırken.

Tayin ettiler...

Ben kurtuldum...

Annemi de 10 Mart.2025 sonsuza uğurladık.

Mekanları cennet olsun....

Yaşar Eyice biz 1968 kuşakları, yani 1945/1975 devresi çok sıkıntılar çektik.

Yahu ‘bu da geçer inşaallah’ diyemedik...

Çocuktuk...

Çoğumuz okulu bıraktık...

Okuyanlar da bilmeyerek ailelerine büyük yük oldular....

Selamlar Ankara'dan Altındağ'dan, öpüyorum yanaklarından..

Bu ufak hikâye sana çok şey hatırlatacaktır...

Sağlıklı bir yaşam dilerim, ailenizle birlikte mutluluklar dilerim...”

Evet sevgili kardeşim Cihan Çıtaker bu yazısıyla bana çok şeyi hatırlattı.

Umarım sağlıklı bir şekilde yaşamını sürdürüyordur…

 

*- ÇARŞIYA- PAZARA- OKULA OLMAZ…

Cihan Çıtaker az önce bir hayat dersi verdi.

Bizler ne şartlarda tahsilimizi sürdürdük, gocunmadan, ailelerimizin hangi şartlarda olduğunu dile getirdi.

Çoğunluk böyleydi…

Ama mutluyduk…

Şimdi hayatın verdiği bir dersi de Vehbi Sarıhan’dan dinleyelim…

Hikaye gibi ama gerçek…

“Aydın-Ortaklar öğretmen okulunda 1975/76 döneminde son sınıfta okurken önce Ortaklar’ın bir köyünde, bir hafta sonra Germencik ilçesinin dış mahallesi olan bir okulda sınıf arkadaşlarımla staj görmekteydik.

Öğle arası yemekten sonra Germencik ilçesi çarşılarında gezinerek okula ulaştık.

Ders başladı, bu arada sınıfımızın kapısı açıldı.

İçeriye okul müdürü, küçük bir kız öğrenci ve polis birlikte girdiler.

Okul müdürü ‘stajyer öğrenciler ayağa kalksın’ dedi.

Sınıfımızdaki stajyer arkadaşlar ile birlikte ayağa kalktık.

Bu kez polis ‘Bak,kızım bunlardan biri mi ?’ diye sordu.

Küçük öğrenci birer birer bizleri dikkatlice baktı dedi ki  ‘Hayır bunlar değil’ diyerek sınıftan çıktılar ve gittiler.

Bu diğer sınıflarda da olmuş sonuç yok.

Bu arada sınıf öğretmenizi ‘Neler olduğunu’ sorduk.

Sınıf öğretmeni bizlere olayı şöyle anlattı.

“Arkadaşlar öğle arasında gayet iyi giyimli bir genç, okul dışında kız öğrenciye demiş ki ‘Ben stajyer öğretmenim. Daire nasıl çizilir göster bakalım?’ diye sormuş, çocuk bilememiş…

Bu arada güya stajyer öğretmen olduğunu tanıtan kişi, çocuğa[Mh1] , ‘kolundaki bileziği çıkar çok kolay çizersin göstereyim’ diyerek çocuk bileziğini çıkarmış ve genç oradan bileziği alarak kaçmış.

Mesele bu arkadaşlar’ diye açıkladı.

Bizlerde derin bir ‘ohh’ çektik.

Sınıf öğretmenimiz sözlerini şöyle devam etmişti.

“Devamlı ailelerini okula gelirken çocuklarınıza küpe ve bilezik takmayın uyarısını yapıyoruz yine de takıyla gelen öğrenciler oluyor’ dedi.

Biz stajyer öğretmen olarak rahatladık.

Niye mi?

Ya kız öğrenci, ‘Buna benziyordu!’ dese, bir arkadaşımı gösterse ne olurdu?

Hayatı kararırdı.

Bu nedenle bu yaşanmış olay bana ders oldu.

Mesleğim süresince kız öğrencilerin altın takıyla okula gelmemesini özen gösterdim…”

Sevgili Vehbi Sarıhan başından geçen gerçek bir olayı bizimle paylaşırken, çok önemli bir hayat dersi verdiğine inanıyorum.

Nedense özellikle kadınlarımız pazara giderken bile açık bir şekilde takılarını kullanıyorlar.

Bir zamanlar kaptı kaçtı olayları çoktu…

Şimdi gerek evlerde ve işyerlerinde yerleşik kameralar sayesinde yirmidört saat kontrol altında tutuluyor.

Ama bazı kör noktalar olabiliyor.

İşte buraları sen ben değil, aklı kötülükte olanlar çok iyi biliyor.

Sıkıntıya düşmemek için kontrollü olmamız ve düşünmemiz gerekiyor.

Çarşıya pazara değerli süslerle gitmememiz lazım…

 

*- KÜLTÜR YAYINI

‘Bir Hafızanın Peşinde Kadıköy’ derleme kitap çalışması Kadıköy Belediyesi Kültür Yayınları etiketiyle yayımlandı.

Editörlüğünü Aras Aladağ ve Özge Güneş’in yaptığı çalışma, on bir makaleden oluşuyor ve her makale Kadıköy’ün farklı bir dönemine, olayına veya mekânına ışık tutuyor.

Kitapta editörlerin dışında Gökçe Uygun, İrem Yıldırım, Kudret Çobanlı, Murat Beşer, Pınar Erkan, Serkan Taşkent, Sibel Akyıldız, Ulus Atayurt ve Zafer Aydın birer makaleyle yer alıyor.

Kadıköy Akademi’nin hazırladığı kitabın benzerlerinin gücü yerinde olan tüm belediyelerimiz tarafından yayınlanmasını öneriyorum.

Tabii bunu belediyeler kendi imkanları ile yapmalı, ‘Biz yaparız’ diye kapılarını aşındıranlarla ya da bir partilinin tanıdığıyla değil.

 

*- GÖZARDI EDİLENLER

“Kadıköy, günümüzde büyük ölçüde tüketim ve eğlence merkezleriyle anılsa da bu popüler algının ötesinde çok daha çeşitli bir tarihsel, kültürel ve siyasal mirası barındırır.

İstanbul’un bu köklü semti, sanatın, kültürün ve siyasetin merkezlerinden biri olarak, pek çok toplumsal mücadeleye ve yaratıcı girişime ev sahipliği yapmıştır.

Ancak Kadıköy’ün bu zengin geçmişi, hızla artan ticari yapılaşma, kentsel dönüşüm ve kültürel yüzeyselleşme nedeniyle büyük ölçüde unutulmuş ya da göz ardı edilmiştir.

Yazarlar, Kadıköy’ün bilinen anlatısının ötesine geçerek, bu semtin derinliklerinde yatan, toplumsal hafızayı şekillendiren olayları, mekânları ve mücadeleleri gün yüzüne çıkarmayı amaçlıyor.

Tüketim eksenindeki Kadıköy anlatısının ötesinde, bu semtin geçmişine dair daha bütünlüklü ve çok katmanlı bir perspektif sunarak, başka bir Kadıköy hikâyesi olduğunu hatırlatıyor.

Kitapta yer alan makaleler, bunu “hafıza” kavramına odaklanarak yapmaya çalışıyor. Unutturulanı hatırlatmak, dersler çıkarmak ve yaşatmak için…”

 

*- NEREDEN BİLECEĞİZ

Kitaptan rastgele bir eseri seçtim.

Karşıma Özge Güneş çıktı.

Birlikte okuyalım:

“Sıklıkla kullanılan bir slogan haline geldi: ‘ne yediğinizi bilin.’

Çok güzel, bilelim de nasıl bilebiliriz?

Mühendis filan değilse, sıradan yurttaşın bilmesinin tek yolu etikete bakmak.

Buna alıştık.

Bakıyorum: menşei, içindekiler, üretim yeri, tarihi…

Bir sorun görünmüyor.

Bakanlıkça denetlendiğine dair bir şüphemiz de yok elbette.

Ta ki zaman zaman yayımlanan taklit ve tağşiş listesiyle karşılaşana kadar.

Geçen hafta Tarım ve Orman Bakanlığı 229 firmaya ait 386 üründen oluşan taklit ve tağşiş listesini yayımladı.

Listede ne ararsanız var…

Zeytinyağı, tereyağı, et ve süt ürünleri, çikolata, alkolsüz içecekler, baharatlar, margarin, çay, kahve, kuruyemişler…

Bu liste ile marketlerde satılan ürünlerin bir kısmını tüketirken, örneğin; baharat yerine gıda boyası, zeytinyağı yerine başka tohum yağları, tereyağı yerine nişasta tüketiyor olabileceğimizi öğrendik.

Bir kısmında da besin değeri olmayan ilaçlar bulunduğu tespit edilmiş. Besin değeri olmamasının ötesinde, toplumun genelinin sağlığı tehdit eden bu ilaçlar bunlar. Hatta belirli hasta gruplarının yaşamını da tehdit ettiği söyleniyor.

 ‘Sildenafil, parasetamol’ gibi ilaçlar bunlar arasında sayılıyor.

 

*- GIDA EGEMENLİĞİ

Tabii biz ürün alırken etikette parasetamol veya ‘farklı tohum yağları’ gibi maddelerle karşılaşmıyoruz.

Bunlar zaten laboratuvar analizi olmaksızın tespit edilebilecek şeyler de değil.

Tarım ve Orman Bakanlığı da ‘tüketicinin bilgisine arz etme’ görevini üstlenmiş, liste yayımlıyor.

Liste herkese ulaşabiliyor mu, bilmiyoruz.

Bu ürünler markete gelene kadar neden denetlenmiyor; satışı neden yasaklanmıyor; üretim aşamasında bakanlık hangi tür denetimleri yapıyor gibi sürece dair belirsiz bir dolu soru var.

Yani tüketici bilgisine arz etmek elbette yeterli değil. Keza farklı yıllara ait taklit ve tağşiş listelerinde aynı firmaların ürünler görülmeye devam ediliyor.

Şirketler de ihtiyaca değil, piyasaya oranla üretim yapıyorlar. Bu nedenle de taklit ve tağşişten sakınmıyorlar.

Gıda sistemi tohumdan sofraya üretici ve tüketiciden muaf bir süreç.

O nedenle de şirketlerin insafına bırakılmış bir gıda güvenliği, yediğimize daha da yabancılaşmamız dışında bir şey getirmeyecektir.

Bu yabancılaşma karşısında üreticinin merkezde olduğu bir gıda politikası hattı için tartışılan bir başka yaklaşım da gıda egemenliği. Gıda egemenliği toplumların gıda üretimindeki artan endüstriyelleşme, kimyasal girdiler, büyük ölçekli tarım şirketleri ve de piyasa yanlısı yapısal düzenlemeleri dönüştürmeye yönelik bir aralığı kapsayan alternatif bir model öneriyor.

 

Güvencesiz, güvenliksiz, sağlıksız, niteliksiz, hileli hurdalı gıdaları üreten sisteme karşı üreten ve tüketenlerin gıda sistemine egemen olması anlamında…

Yani ne yediğimizi bilmenin yolu gıda egemenliğinden geçiyor.

 

*- PADİŞAHIN KULU!

Bektaşi İstanbul'da gezinirken, padişahın sarayı olduğunu zannettiği görkemli bir binanın yakınından geçmekte idi.

Binanın önünde şatafatlı bir fayton durmakta idi.

Binadan sırmalı elbiseleri olan adam çıkınca, muhafızlar selama durdu. Adam faytona binerken, Bektaşi meraklandı ve muhafızlardan birinin yanına sokularak sordu.

"Faytona binen padişah mıdır?"

"Hayır padişahın bir kuludur." Cevabını aldı.

Bektaşi, tepeden tırnağa önce faytondaki adama baktı.

Sonrada kendi haline baktıktan sonra, ellerine açarak:

"Yarabbim bir padişahın kuluna bak! Sonra, bir de senin kuluna bak!" Diye söylendi.

 

*- UZUN ÖMÜRLÜLÜK

Aşağıdaki güzel mesajı az önce Aynur Car arkadaşımdan aldım ve sonda önerildiği gibi ben de iletiyorum.

Brezilyalı bir geriatri (yaşlılık) doktorunun düşünceleri:

1.Yaşlılık resmen 60 yaşında başlar ve 80 yaşında sona ermelidir.

2.“Dördüncü yaş” veya ileri yaşlılık 80 yaşında başlar ve 90 yaşında biter.

3.Uzun ömürlülük 90 yaşında başlar ve ölümden sonra biter.

4.Yaşlıların temel sorunu yalnızlıktır.

Çoğu zaman eşler birlikte yaşlanamazlar; biri her zaman diğerinden önce gider.

Geride kalan dul erkek veya kadın, o zaman aile için bir yük haline gelir.

İşte bu yüzden dostlarla bağı koparmamak, sık sık görüşmek, konuşmak çok önemlidir; böylece bunu asla dile getirmeseler de bazen için için hisseden çocuklara ve torunlara yük olunmaz.

 

*- KARAR SİZİN OLMALI

Benim kişisel tavsiyem:

Hayatınızın kontrolünü asla kaybetmeyin.

Bu şu anlama gelir:

Ne zaman ve kiminle dışarı çıkacağınıza, ne yiyeceğinize, nasıl giyineceğinize, kimi arayacağınıza, kaçta yatacağınıza, ne okuyacağınıza, nasıl eğleneceğinize, ne satın alacağınıza, nerede yaşayacağınıza vb. kendiniz karar verin.

Çünkü bu şeyleri artık özgürce ve kendi başınıza yapamazsanız, başkalarına bağımlı, çekilmez bir insan haline gelirsiniz.

William Shakespeare şöyle derdi:

“Ben her zaman mutluyum.!”

Neden biliyor musunuz?

Çünkü kimseden hiçbir şey beklemiyorum, kendimi kendim idare ediyorum.

Beklemek her zaman acı verir.

 

*- ÖNCE DİNLEYİN

Sorunlar sonsuz değildir:

Her zaman bir çözümleri vardır.

Çaresi olmayan tek şey ölümdür.

Tepki vermeden önce, derin bir nefes alın.

Konuşmadan önce, dinleyin.

Eleştirmeden önce, kendinize bakın.

Yazmadan önce, iyi düşünün.

Saldırmadan önce, silahlarınızı indirin (sakinleşin).

Ölmeden önce, mümkün olan en güzel hayatı yaşayın.!

En iyi ilişki kusursuz bir insanla olan değil, güzel ve ilginç bir şekilde yaşamayı öğrenmiş ve hala öğrenmekte olan biriyle kurulan ilişkidir.

Başkalarının kusurlarını görün ama niteliklerini takdir etmeyi ve kutlamayı da bilin.

Eğer mutlu olmak istiyorsanız, önce başkasını mutlu edin.

Bir şey arzuluyorsanız, önce kendinizden bir şeyler vererek başlayın.

Etrafınızı iyi, dost canlısı ve ilham verici insanlarla kuşatın ve siz de onlardan biri olun.

Unutmayın: Zor anlarda, gözleriniz yaşlı olsa bile ayağa kalkın ve gülümseyerek şöyle deyin:

“Her şey yolunda, çünkü biz uzun bir evrim sürecinin meyveleriyiz.”

 

*- KAMUOYUNA AÇIKLAMA

İzmir Büyükşehir Belediyesi, Bayraklı’da bulunan Smyrna Tam Otomatik Otoparkı’nın işletmeye kapatılmasına ilişkin açıklama yaptı.

Açıklamada şu bilgilere yer verildi:

“İzmir Büyükşehir Belediyesi iştiraklerinden İZELMAN AŞ tarafından işletilen Smyrna Tam Otomatik Otoparkı, 2022 yılında Bayraklı Adalet Mahallesi’nde hizmete açılmıştır.

Ancak tesisin fiziki koşullarının işletme sürekliliği açısından elverişsiz hale gelmesi nedeniyle geçici olarak kapatılmasına karar verilmiştir. Kamu kaynaklarının etkin ve verimli kullanımı ilkesi doğrultusunda tesisin daha verimli ve sağlıklı bir şekilde kullanılması için çalışmalar en kısa sürede tamamlanacaktır.”


 [Mh1]

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

ADAŞIM YAZMIŞ, SERİ YAZILARIN İLKİ OLABİLİR

BAŞIMIZ SAĞ OLSUN! ACIM BÜYÜK! BOLU'DAKİ OTEL YANGININDA 66 İNSANIMIZI KAYBETTİK

NASIL OLUR, AKHİSAR YAĞI , AYVALIK YAĞINDAN PAHALI OLUR? İŞTE YANITI!