BİZ TÜKETİCİLERİ SÖMÜRMEK İŞLERİ OLDU
YAŞAR EYİCE
*- YUH
ARTIK!
Gıda enflasyonu diyoruz.
Hep boğazımızı düşünüyoruz.
Konutlarımızın başka ihtiyacı yok mu?
Küçük bir örnek vereceğim;
Emekli öğretmen Ersel Hanım kirlenin makine
halılarını geçen hafta yıkamaya vermiş.
Halıları teslim ederken, metrekare temizliğini
sormuş;
’90 lira!’ demişler.
Bugün teslime gelenler, ‘Metrekaresini 120 liradan
almış!’
Ersel Öğretmen, ‘Biz sizinle kaç liradan konuştuk,
üstelik halılar el yapımı değil!’ demiş.
Halı temizleyicileri, ‘Siz makine halılalrının da
nasıl titiz bir işlemden geçtiğini biliyor muşuz?’ diyerek azarlamadıkları
kalmış….
Memleketimin insanı, esnafı, sanatkarı,
girişimcileri böyle işte….
Verilen sözler de tutulmuyor, ‘Nasılsa yıkandı!’
denilerek insanlarımız bir noktada soyuluyor.
*- ÇOĞU İŞYERİ KAPALI
Ömür Şanlı İzmir’in ünlü Kordon’unda işyeri olan
bir girişimci.
Daha doğrusu yıllarca böyle idi.
Hatta dernek kurup başına da geçmişti.
Bir ara medyada hep öne çıktığından bütün partiler
de Ömür Şanlı’yı kendi kadrolarına almak için mücadele içine girmişlerdi.
Sonra Ömür Şanlı AKP’yi seçti, belediye meclis
üyesi oldu.
Sanıyorum bir iki dönem böyle sürdü.
Uzun yıllar siyasetle ilgilenmiyorum.
Düşünün İzmir’in Milletvekillerini de, belediye
başkanlarını da tanımıyorum.
Bir ay kadar önce Kordon’da bir tur attım…
İşyerlerinin çoğu kapalı idi.
Ömür Şanlı işini sürdürüyor mu, ya da AKP’de
siyasetini sürdürüyor mu?
Bilmiyorum…
İzmirli bir göçmen ailenin oğlu olan Ömür Şanlı
herhalde Ramazan Dolayısıyla bir şeyler yazmış.
Birçok AKP’linin ‘Bana ne?’ diyerek kendini konu
dışında bırakmaya çalıştığı bu günlerde Ömür Şanlı’ya kulak verelim:
*-YASAK VAR MI?
AKP’li girişimci Ömür Şanlı şöyle diyor:
Ben bir dönem Yunanistan’da okudum.
Ortodoks bayramlarında, Paskalya günlerinde
Yunanlı arkadaşlarımız vardı.
İnançlarını yaşarlardı.
Biz hiçbir zaman çıkıp da ‘Bu ülkede sadece
Ortodokslar yaşamıyor’ diye bir huzursuzluk çıkarmadık.
Saygı duyduk.
Çünkü medeniyet bunu gerektirir.
Şimdi soruyorum:
Bu ülkede bir insan kendi dinini yaşamak
istediğinde neden hemen “laiklik elden gidiyor” deniliyor?
Ama laiklik, insanların dinini yaşamaması demek
değildir!
Laiklik; caminin kapısına kilit vurmak değildir.
Laiklik; başörtüsüne yasak koymak değildir.
Laiklik; inancını ifade edeni susturmak değildir.
Bu ülkenin temelleri atılırken, Türkiye
Cumhuriyeti laik bir hukuk devleti olarak inşa edildi. Mustafa Kemal Atatürk
laikliği getirirken kimsenin inancını yasaklamadı; aksine herkesin inancını
güvence altına almak istedi.
Özgürlük diyorsunuz. Demokrasi diyorsunuz.
Peki özgürlük sadece sizin yaşam biçiminiz için mi
geçerli?
Bir insan namaz kılıyorsa özgür, kiliseye
gidiyorsa özgür, havraya gidiyorsa özgür…
Ama bir başkası bundan rahatsız oluyorsa, sorun
inançta değil, tahammülsüzlüktedir.
Biz kimsenin yaşam tarzına karışmadık.
Kimse de bizim inancımıza karışmasın.
Gerçek laiklik budur.
Gerçek demokrasi budur.
Gerçek özgürlük budur.
Bu ülke sadece bir kesimin değil;
Müslümanın da, Hristiyanın da, Musevinin de,
inanmayanın da ülkesidir.
Ve biz birlikte yaşamayı başaracağız.”
Baktım çok yorum var.
Bazı isimleri tanıyorum.
Şöyle diyorlar:
‘Laiklik herkesin inancını özgürce yaşamaktır.
Bazı mitinglerde şeriat diye bağıranları da
eleştir lütfen toplumsal meseleleri tek taraflı düşünmemek gerekir.
Bence bu konuyu en iyi ele alacak ve anlatacak iki
kişi var, bir Doğan Prepol diğeri de Prof. Tayfun Bey dernek başkanı…
*- ONURLU KATILIMLARI SAĞLANMALI
Engelli derneklerimiz, bireylerimiz ve aileleri, ülkemizdeki
engelli bireylerin sorunlarını konuşmak üzere Karabağlarda toplanıldı.
Engelli bireylerin sorunları sadece onların ve
ailelerinin değil, tüm toplumun sorunudur.
Engelli yurttaşların sosyal yaşama tam, eşit ve
onurlu katılımı temel bir haktır.
Bu hakkı güvence altına almak sosyal devletin sorumluluğundadır.
Bu anlayışla engellilik politikalarımız yalnızca destek
ve bakım hizmetleri sunmakla kalmayacak; engellilerin eğitim, sağlık, istihdam
ve sosyal yaşamda fırsat eşitliğine erişmesini sağlayacak bütüncül bir
çerçevede hayata geçirilecektir.
Engellilerin her türlü engel, ihmal ve dışlanmaya
karşı korunması ve toplumsal hayata eşit bireyler olarak katılımı temel
hedefimizdir.
Ancak bugün sahaya baktığımızda karşımıza çıkan
tablo ne yazık ki bu hedefle örtüşmemektedir.
Bugün burada yalnızca mevzuatı değil; gerçek
hayatları konuşuyoruz.
Bir annenin çaresizliğini, bir babanın sessiz
mücadelesini, bir gencin hayata tutunma çabasını konuşuyoruz.
Antalya’da engelli oğlunun başka bir kente sevk
edilmesini engellemek için 35 metre yüksekliğindeki falezlere çıkan anneyle görüştüm.
Defalarca Bakanlıkla temas kurmuş.
‘Neden çocuğumu benden uzaklaştırıyorsunuz?’ diye
sormuş.
Net bir yanıt alamamış.
Evine gidilmiş, belge imzalatılmaya çalışılmış.
İmza atmadığında, “Aile ilgilenmiyor” denileceği
söylenmiş.
Mecburen imzalamış.
“Son çare olarak ölümü düşündüm” dedi.
“İlla intihar mı etmeliyim sesimi duyurmak için?”
diye sordu.
*- KABUL EDİLEMEZ
Bir annenin kendini bu kadar yalnız hissetmesi
kabul edilebilir mi?
Ama bu yalnızca bir örnek değil.
Tekerlekli sandalyesiyle üniversiteyi kazanan bir
gencimiz, kampüsün
erişilebilir olmaması nedeniyle eğitim hakkından
fiilen mahrum
kalıyor.
Evde bakım desteği alan bir aile, gelirindeki
küçük bir artış nedeniyle
desteğini kaybediyor ve bir gecede ödeneksiz
bırakılıyor.
İş görüşmesine çağrılan engelli yurttaşlarımız,
liyakatleri yerine engelleri üzerinden değerlendirilerek sistematik biçimde
dışlanıyor.
Otizmli çocuklarımız için özel eğitim
hizmetlerinde aylarca süren bekleme listeleri oluşuyor.
İşitme engelli bir yurttaşımız hastanede derdini
anlatacak tercüman bulamıyor.
Görme engelli bireylerimiz kamu binalarında hâlâ
erişilebilir ulaşamıyor.
İşte tam da bu nedenle; en başta ifade ettiğimiz
gibi, engelli
yurttaşların toplumsal hayata tam, eşit ve onurlu
katılımını sağlamak bir politika tercihi değil, anayasal ve vicdani bir yükümlülüktür.
Biz, engellilerin her türlü engel, ihmal ve
dışlanmaya karşı korunmasını ve toplumsal hayata eşit bireyler olarak
katılımını bir hedef olarak değil, gerçekleşmesi gereken somut bir görev olarak
görüyoruz.
Bu sorumluluk bilinciyle sözümüzü yalnızca
eleştiriyle sınırlamıyor; çözüm irademizi ve yol haritamızı da ortaya
koyuyoruz.
Eğitimde fırsat eşitliği sağlanmalıdır.
Eğitim, engelli bireylerin toplumsal yaşama
katılımında en temel hakkıdır.
Bugün ülkemizde eğitim sistemine dahil olma,
kamusal alanlarda
bulunma, kültürel ve sportif faaliyetlere katılma
gibi temel insan
hakları açısından ciddi eşitsizlikler sürmektedir.
Oysa Birleşmiş Milletler Çocuk Hakları Sözleşmesi,
zihinsel ya da
bedensel engelli çocukların “saygınlıklarını güvence
altına alan,
özgüvenlerini geliştiren ve topluma etkin biçimde
katılmalarını
kolaylaştıran eksiksiz bir yaşam hakkı” olduğunu
belirtmektedir.
Aynı sözleşmenin 23. maddesinde ise “engelli
çocukların özel
bakımdan yararlanacağı, bu bakımın her durumda ücretsiz
sağlanacağı” açıkça
ifade edilmektedir.
*-İZMİR HALKININ MALLARI
İzmr’de Vakıflar Genel Müdürlüğüne karşı tepkiler
sürüyor.
Son dönemde İzmir Büyükşehir Belediyesine ait bazı
taşınmazların
Son açıklama İzmir Barosu’ndan geldi.
“Vakıflar Genel Müdürlüğü mülkiyetine geçirilmesi
yönündeki girişimleri kaygıyla izlemekteyiz.’ Denildi.
Baro’nun açıklaması şöyle:
“Sayısı 200 bine yaklaşan kursiyere sertifikalı
meslek kursları sağlamış olan Meslek Fabrikası, 1800’lerin sonunda İzmir’e bir
belediye binası kazandırmak amacıyla şehrin yöneticilerinin para toplayarak
inşa ettirdiği Egemenlik Evi ve hem gasilhane hem de evde bakım hizmeti olarak
kamu hizmetinde kullanılan binaların yasal süreçlerin tamamlanması beklenmeden
Vakıflar Genel Müdürlüğü bünyesine geçirilme çabasının kamuya, İzmir ve
İzmirlilere herhangi bir yararı olmadığı gibi hukukî de olmadığı kanaatindeyiz.
Hiçbirinde ticari faaliyet yürütülmeyen,
İzmirlilerin ekonomik ve sosyal yaşantılarına destek olmak adına faaliyet
gösteren bu kurumların vakfedilmediği yönündeki tarihi vesikalar dikkate
alınmaksızın ve gerekli hukuki süreçler tamamlanmadan gerçekleştirilen
girişimlerin kamuoyu vicdanında kabul edilmeyeceği de açıktır.
İzmirlilerin ve İzmir Büyükşehir Belediyesi’nin
büyük çabalar ve emeklerle ayakta tuttuğu, var ettiği ve İzmir halkının
yaşamlarını kolaylaştırmak dışında herhangi bir amaca hizmet etmeyen
kurumlarının yine bir kamu kurumu olan İzmir Büyükşehir Belediyesi’nde kalması
gerektiğinin altını çiziyor, İzmir Büyükşehir Belediyesi’nin bu haklı
mücadelesinde yanında olduğumuzu bir kez daha vurguluyoruz. “
*- YENİDEN HOŞ GELDİN YAREN
Karşıyakalı Sarışın, ‘Yaren Gelmiş!’ dedi,
televizyondaki haberleri izlerken.
Nedense Amerika ile İsrail’in İran’a yaptığı
saldırıdan tik yoktu.
Daha sonra Yaban Hayatı Fotoğrafçısı Alper Tüydeş
de olayı fotoğraflarıyla paylaştı.
Alper Tüydeş şöyle diyor:
“Günlerdir Adem Amca ile birlikte ‘Acaba görür
müyüz?’ diye güneye uzun uzun bakarken meğer o da bize çatıdan bakıyormuş; biz
tanıyamamışız.
İlk iki gün çatıda ve bahçede uzak ve çekingen
durunca geleni eşi sandık.
Hava şartları nedeniyle göle de açılamamıştık.
Dün Adem Amca’nın kapısının önünde beklemeye
başlayınca içimize bir şüphe düştü.
Bu sabah buz gibi havaya rağmen şansımızı yeniden
denedik…
Ve anladık ki gelen Yaren’miş!
Merak edenlere, soranlara, bir kuşla baharı
bekleyenlere müjdeler olsun.
Buluşma 15. yılda da gerçekleşti.”
*- NE GÜZEL BİR HABER…
Bir kuşun gelişiyle sevinen insani duygularımızı
seviyorum.
Onun için bu geliş bizim açımızdan olduğu gibi
duygusal değil güvenli bir bağ olsa da, özellikle yapay zekanın duygusuz evreni
genişlerken birilerinin kalbini ısıtan gerçek parçalar görmek çok güzel.
Buna vesile olmak da aynı şekilde
Bir kuşun kanadında gelen bahar, takvim
yapraklarından daha güvenilir değil midir zaten?
Yaren’in dönüşü, bize tabiatla kurduğumuz o kadim
ahdin hâlâ bozulmadığını fısıldıyor.
Modern dünyanın gürültüsü içinde, betonun ve ekran
ışığının arasında unuttuğumuz şeyi; yani “beklemeyi” ve “sadakati” yeniden
hatırlatıyor.
Bir leyleğin her yıl aynı kapıya konması, aslında
insanın kalbine konmasıdır.
Bu sadece bir kuş hikâyesi değil, bir vefa
hikâyesidir.
Göç yollarının haritası gökyüzüne çizilir ama
dostluğun haritası kalbe… Yaren’in kanadında taşıdığı şey bahar değil sadece;
süreklilik, sadakat ve insanla tabiat arasındaki o incelmiş bağdır.
On beş yıl…
Bir çağın hızına meydan okuyan bir sadakat.
Belki de bu yüzden bu buluşma bizi derinden
sevindiriyor.
Çünkü hâlâ bazı şeylerin yerli yerinde kaldığını,
her şeye rağmen dünyanın tamamen hoyratlaşmadığını görmek istiyoruz.
Bir leyleğin gelişiyle sevinebilen bir milletin
kalbi henüz kurumamıştır.
Doğayla kurulan bağ, her yıl yeniden hatırlanır.
Sadakat bazen bir insanla, bazen bir yerle, bazen
de bir kuşla kurulur… Nice kavuşmalara.
Hoş gelmiş.
Bu nasıl güzel bir olay.
Düşününce ya da düşünen, hisseden her insanın
içini ısıtan, mutlu eden bir kavuşma.
Her şeye rağmen insanca hissetmek için çok neden
var.
Yıl boyunca tüm beklediklerimizin de Yaren gibi
gelmesini dilerim…
Teşekkürler Alper Tüydeş, hepimizi
aynı duyguda birleştiren bu güzel olaya tanıklık etmemizi sağladığınız için.
*- İNGİLİZ KOMUTAN!..
Yıl 1941.
Artık emekli olmuş İngiliz İşgal Tabur Komutanı
Mr.Salter, uçuş eğitimi için İngiltere'de bulunan Türk pilotu Kemal İntepe'ye
anlatıyor:
1919 yılında Piyade Binbaşı olarak Samsun'daki
İngiliz İşgal Tabur Komutanı idim.
18 Mayıs 1919 günü İstanbul'daki Komutanlığımdan
"Mustafa Kemal adında bir Türk Paşası'nın, Bandırma Vapuru ile
İstanbul'dan görevli olarak ayrıldığını, vapurdan gönderdiği telgrafta istifa
ettiğini, şayet Samsun'a gelecek olursa tutuklanmasını" bildiren şifreli
bir telsiz telgrafı aldım.
İngiliz işgal komutanı Samsun'a indiğinde kaynayan
kalabalıklar görür. Siyah çizmeli, külot pantolonlu, kara kalpaklı, sert
bakışlı kişilerin çokluğu dikkatini çeker.
Dört gün önce İzmir işgal edilmiş, durum
kritiktir.
*-
"…Bütün gece hiç uyumadan yatağımda döndüm
durdum.
19 Mayıs sabahı erkenden iskeleye gittim.
Sabah namazından çıkan herkes sahile inmişti.
Bir olay çıkmaması için taburumla iskele ve
civarını kordon altına aldım.."
Bu arada, her İngiliz askerinin arkasına siyah
çizmeli ve kara kalpaklı kişiler -muhtemelen tebdili kıyafet etmiş Türk
zabitleri- usulca sokulmuştur.
Kentin ileri gelenleri ve halk sandallarla vapura
doğru akın etmeye başlar.
"..,Görevimi iskelede yapamayacağımı anladım.
Yardımcıma gerekli talimatları verdikten sonra
motoruma atlayıp vapura doğru hareket ettim.
Vapura ilk varan ben oldum.
İki silahlı erimi motorda bırakıp Rum tercümanımla
birlikte vapurun merdivenlerine tırmandım.
Beni selamlayan iki tayfaya, gemideki yolcu
generali görmek istediğimi bildirdim.
Bir tanesi bizi salon kapısına kadar götürdü. Tam
zamanı diye düşündüm."
*- "BEN VE TABURUM EMRİNİZDEDİR!.."
İşgal komutanı kararlı adımlarla salona doğru
ilerler, kapı yarı açık, herkes ayaktadır:
"…Kapıda durdum.
Herkes ayaktaydı.
Ortadaki sarışın mavi gözlü, sert bakışlı kişi ile
göz göze geldim.
Bir anda ne söyleyeceğimi şaşırdım.
Sert bir asker selamı verdikten sonra farkında
olmadan ağzımdan şu sözler döküldü:
“Ben ve taburum emrinizdedir!..”
Evet bunu nasıl söylemiştim!..
Daha önce böyle bir şeyi aklımdan bile
geçirmemiştim.
Tercümanım bir an durakladı, dönüp bakınca
toparlandı ve sözlerimi Türkçe olarak iletti.
Mustafa Kemal Paşa'nın yüzünde hafif bir tebessüm
belirdi"
*- "BAŞKA TÜRLÜ HAREKET ETSEYDİM.."
İngiliz işgal komutanı yıllar sonra ülkesine
döndüğünde divanı harbe verilir.
Savunmasının sonunda şunları söyler.
"…Görüyorsunuz sayın hakimler, karşınızdaki
bu subay Başbakanımızın (L.George) bahsettiği 20. asrın dahisi ile hem de hiç
beklemediği bir anda karşı karşıya, göz göze gelmişti.
Ne yapabilirdi?..
Hiçbir şey!..
Başka türlü hareket etseydim eğer, bugün
benimkiyle beraber bütün taburun mezarlarını ziyarete gelecektiniz.
Şimdi eceli
ile ölmüş üç erimizin dışında hepimiz sağ salim yurdumuza dönmüş ve
ailelerimize kavuşmuş durumdayız.
Karar yüksek adaletinizindir!.."
İngiliz işgal komutanının Mustafa Kemal'le
karşılaşmasından sonra başına gelenler yukarıdaki satırlar kadar ilginç.
Tarihe önemli bir belge bırakmak, günlük
gelgeçlerden daha önemli değil mi ?..
Beraat ettim ve terhise tabi tutuldum.
Ailemle birlikte Türkiye’ye gidip Mustafa Kemal
Paşa’yı ziyaret ettim.
Paşa beni muhteşem nezaketiyle karşıladı.
Tekrar görevli olarak İngiltere’ye
çağırılmasaydım, Türkiye’de kalacaktım…
İngiltere’ye döndüğümde beni, Kraliyet Hava
Kuvvetleri’ne aldılar ve…
İstihbarat Başkanlığı’nda önemli bir görev
verdiler.
Türkiye ile İngiltere arasında irtibatı sağlayan
grupta görev yapıyorum.”
*- EMEKLİ HAVA ALBAYI KEMAL İNTEPE' anılarında
Binbaşı Salter için:
“İki yıldan
fazla bir süre birlikte olduk.
Bu süre
içinde her zaman bizleri savundu ve kendisini daima bizden biri saydı.
Büyük bir Atatürk hayranıydı” diyor…
*-











Yorumlar
Yorum Gönder