YAKIŞIKLILAR, LÜKS MERAKLISI KIZLARIN KANDIRILMASINDA KULLANILIYOR
YAŞAR EYİCE
*- MARMARİS’E GİDERKEN
Çok yıllar önce bir haberi takip etmek için
Muğla’nın Marmaris ilçesine gitmek için şehirlerarası otobüse biniyorum.
İzmir otogarı o zaman Halkapınar’da…
Basmane semtinde, şimdi yıllardır ‘Sinek üreten,
yılanların kol gezdiği’ dev çukurun bulunduğu alandaki şehirlerarası, İzmir’in
bilinen ilk otobüs garajı (Kültürpark’ın- İzmir Enternesyonal Fuarı’nın 9 Eylül
kapısı, meydanı ile arasında bir cadde, Tarihi Basmane Garına ise 250 metre
uzaklıkta) ihtiyacı karşılayamadığı, İzmir’in nüfusu 300 bine ulaştığı için)
Halkapınar gülü kurutulup, doldurularak taşınmıştı.)
İşte o zamanın otogarına yanımda, Marmarisli bir
öğrenci vardı.
Yaşıtlarımız aynı gibiydi.
Çok yakışıklı idi.
Şu anda bildiğiniz en yakışıklı bir aktörümüzü
düşünün, onun benzeri olduğunu kabul edin.
Nedenini anlatınca, hak vereceksiniz!
Sohbet döndü dolaştı, bakın nereye gitti!
Bunu neden mi anlatıyorum, günün televizyon
haberleri yüzünden…
Demek bugün değil, bu yıllardır var da ondan…
*- YAKIŞIKLI ÖĞRENCİ
Daha sonra Marmaris Lisesi’nde öğretmen olduğunu
öğrendiğim, bu Kıvanç Tatlıtuğ benzeri şunları anlattı:
‘İzmir’in Karşıyaka ilçesinde, Yapı ve Kredi
Bankası’nın ünlü hareketli ‘Uçan Leylek’ ışıklı şubesinin hemen bitişiğinde
oturuyorum.
Her gün aynı saatte vapura biniyor, Konakta
iniyor, Bornova’da fakülteme gidiyorum.
Bir gün karşıma çok iyi giyimli bir bey oturdu...
Hemen her Karşıyakalı her gün belli koltuğuna
oturur, keyifli bir vapur yolculuğunda mutlaka çayını içer, ben de o da…
O beklendik yolcu da…
Adam, hissettiğim kadarıyla beni sürekli
süzüyordu.
Kafamı çevirdim, denize baktım, gazete okudum,
kitaplarıma baktım…
Birkaç gün böyle sürdü…
Daha sonra oradan buradan laf açtı, güncel sohbet
konuları buldu.
Meğer niyeti başka imiş…
‘Genciz ya, bu kez kadınlardan, kızlardan laf
etmeye başladı.
Senin altına son model araba vereceğiz.
Lüks yerlere, sana göstereceğimiz öğrenci kızlarla
ahbap olacak onları götürüp, en iyi şekilde eğleneceksin, senin hakkın!’ falan
demeye başladı.
Sonuçta ağzındaki baklayı çıkardı:
‘Sen o kızları bizim söylediğimiz ve güven ortamı
yarattıktan sonra, adresini verdiğim yere götüreceksin, istersen birlikte
olursun, istersen bırakıp gidersin, gerisi bizim işimiz…
‘Bizim işimiz!’ dediği, kızı tuzaklarına
düşüreceklerdi…
Adamı dövmediğime pişmanım…
‘Sen olmazsan, bu işin gönüllüleri çok!’ diye
terbiyesizce teklifini birkaç gün daha sürdürdü, sonra kayboldu…
Benim kız kardeşim var…-
Böyle bir öneriyi nasıl kabul edebilirim?
Nasıl böylelerine alet olabilirim?’
İşte bu anlattığım tamamen gerçek…
TV haberinde anlatılıyor:
Bazı muhitlerde son model araçlarda bazı gençler
lüks yerlere birlikte girip çıkıyorlar.
Bir başka yerde iki yaşı küçük kız, nasıl tuzağa
düşürüldüğünü anlatarak devlete sığınıyor.
Bunları duydum, çok
yıllar öncesinin Muğla Marmarisli, zamanımızın Kıvanç Tatlıtuğ örneği gencinin
ağzından bir seyahatimde…
Fazlası var, eksiği
kesinlikle yok…
*- YOLLAR BENİMDİ
Kardan buzdan kaçmak
için hafta sonu İzmir’e hızla dönmeye karar verdim.
Sağlık kontrollerim için
de şarttı.
Bornovalı olduğum, evim,
kuruluşundan bu yana Ege Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi’nin bulunduğu
yerin tam karşısında, yani çok yakınında Küçükpark’ta olmasına rağmen
yıllardır, çok daha uzaktaki Dokuzeylül Üniversitesi’nin hastanesini tercih
ediyorum.
Bana daha çok güven
veriyor.
İzmir’e paralı yoldan
geldim, hiç önermesem ve kullanmasam da…
İyi ki öyle yapmışım…
Düşük tansiyon nedeniyle
iki kez yol kenarında park edip, kendime gelmeye çalıştım.
Paralı yol boştu..
Sanki bana tahsis
edilmiş özellikteydi.
Yağmur öyle şiddetliydi
ki, nasıl anlatsam…
Yıllardır ‘Yüksek
tansiyonum’ olmasına rağmen, İzmir’i düşük tansiyonla gelmiştim.
Alkol kullanmadığım
halde, sanki sarhoş gibi olmam bir yana, gözlerimi de zaman zaman zor
açıyordum.
Nasıl düşünemedim, ne
bileyim Bursa’da, ya da Balıkesir veya Manisada ‘Az kaldı!’ demeden bir otelde
dinlenmeyi…
Şunu da söyleyeyim:
Aracımda ‘tansiyon ölçme
cihazım’ bulunuyor.
Ölçümleri yazmayacağım,
benim kesinlikle nasıl böyle büyük hata yaptığımı, kendi canım bir yana,
başkasına da büyük zarar vereceğime nasıl ihtimal vermediğimi belirteceğinizi
biliyorum.
Şunu da belirtmek
istedim, yıllardır ilk kez bu kadar kötü hava şartları görmedim, yol boyunca
bitmeyen sağanak yağış görmedim, diyebilirim.
Tabii yolların bu kadar
da boş olduğunu…
Neredeyse 24 saat
yataktan çıkmayarak, ancak kendime geldim…
‘Sakın ha!... Sakın ha!’
demek için bunları paylaşmak istedim…
*- POMPALIYORLAR
Melike Toprak ‘Yeniden
Merhaba’ dergisinde, bir süre önceki, bizlere pompalandığı şekilde ‘Özgür
Filistin Yolunda!’ başlıklı bir yazıyı kaleme almış.
Genç olduğu için,
kaşarlanmış politikacıların yalancı, aldatıcı olduklarını, onların gözlerinin
sadece haksız kazanç ve para gördüğünü, halkın umurlarında olmadığını nereden
bilsin…
Hele Amerika ve
Avrupalıların iki yüzlülüklerini!..
Birlikte okuyalım,
yorumunu siz son gelişmelere, sürgünlere, Afrika’ya göndermelere, Uzaktaki
Amerikan kovboylarına yeni lüks eğlence mekânlarının açılmasının hesaplanmasını
artık siz yorum yapınız.
“İsa ve Musa
peygamberlerin bu topraklarda peygamber olması… Siyonist örgütlerin 1900’lü
yıllar başına giden yapılanmaları.
Altı gün savaşları;
İsrail’in yayılmacı politikaları.
1964 yılında Filistin
Kurtuluş Örgütü ‘nün (FKÖ) kurulması.
Çatışmalar, çatışmalar.
Ölümler ölümler…
Acılar acılar…
Ve Mescid - i Aksa’nın
burada olması.
Türkiye ve İslam dünyası
adına ilk Kıble…
El Halil Camii en önemli
mescidimiz…
Cami olan kiliseler…
Müslümanlığın
yaygınlaşması...
Bölge herkes için
değerli.
Ama…
Barış o kadar da kolay
değil.
Zaman alacak, sancılar
yaşanacak.
Soru işaretleri de çok…
Örneğin; İsrail askeri
çekilmezse nasıl kalıcı barış olacak?
Trump’ın deyimiyle
Fransız Riviera’sı bir hayal mi?
Yoksa birileri orada
rant peşinde mi?
Provokatif eylem ya da
olaylara karşı dikkatli olunması gerekiyor! Neden?
Çünkü Mossad’ın HAMAS içinde
gizli elleri olabilir.
(Bence bu iddia ya da
yorumlar da bilinçli olarak, yani taktik gereği yayılıyor!)
*- KİM KİMİ?
Barış gücü yapılanması da
önemli.
Türkiye, Mısır ve Katar
dışında Fransa’nın, Almanya‘nın, İngiltere’nin konumu ne olacak?
Garantör devletlere ne
tür güvenceler verilecek.
Barışın güvencesi ABD
(!) Başkanı Trump ama bu ne kadar gerçekçi? Acaba Filistin pasifleştirilip
İsrail mi kurtarılıyor?
Gazze ve Batı Şeria’nın
birleştirilmesi, iki devletli çözüme yönelinmesi, adil bir barış oluşması ne
denli güvence altında.
Bu konuda çağrı yapan
Türkiye, Mısır, Endonezya gibi ülkelerin sesleri ne ölçüde karşılık bulacak?
Dedim ya; bundan sonrası
da kolay değil…
Ama dünya ses verdi, Aktivist
Greta Thunberg’in ‘Gazze’de soykırım var’
Sesine…
*- KUTSAL TOPRAKLAR
Tarihi, jeopolitik ve
stratejik olarak önemli bir nokta; Filistin; Gazze.
Sadece din ve politika
anlamında değil; ticaret, sanayi ve kültür için de öyle…
Kutsal topraklar;
Yahudiler, Müslümanlar ve Hristiyanlar için.
1917 yılında Osmanlı
yönetiminden çıkana dek 400 yıl büyük ölçüde istikrarlı bir süreç yaşayan bölge
için en önemli beklenti; aynı ruhun oluşması.
Kolay mı?
Değil, elbette.
Ama uzlaşı kültürü,
karşılıklı anlayış, insani ve vicdani yaklaşımlar, bir de
‘barışçıl (!)’ siyasetin
egemen olması gelecek adına en büyük umut (!)
Bekleyip göreceğiz.
Tabi İsrail Başbakanı Netenyahu’nun
‘sert ve acımasız çıkışları’, zaman zaman yaptığı yorumlar ‘korku dağları ‘
oluşturmuyor mu?
Evet; ama ABD ve
Trump’ın bu konudaki güvencesi de ciddi bir güç (!)
İşin dinsel ve tarihi
boyutu karışık.
Üstelik iddialı.
İsrail’in M.Ö. 2. Yüzyıla
uzanan bölgedeki etnik varlık iddiaları…
*- “YA ŞİMDİ, YA HİÇBİR
ZAMAN”
Benim aklımda hala o
anlamlı slogan; Peace; it’s now or never ( Barış ya şimdi, ya hiç bir zaman)
Unutulmaz sanatçı Elvis Presley’in 1960’lı yıllara damga vuran, ama hala
zirvede olan o müthiş şarkısı.
Barış sürecinin de
şarkısı belki…
“Ya şimdi, ya hiç bir
zaman.”
Bir süre gelişmeleri
izleyeceğiz.
Sonucun halktan ve
barıştan yana olması en büyük dilek.
Yıkılan şehirler, ölen çocuklar…
Bir sürü belgesel…
Benden de iki küçük öneri;
vaktiniz olursa izleyin; iki Filistin filmi:
Gaza; Mon amour ( Gazze;
aşkım) ve 200 meters ( 200 metre).
Umarım, oradaki
çocukların korku dolu gözleri gülecek belki..
Ve nihayet karınları
doyacak…
Günler, haftalar, aylar
sonra..
Bu bile güzel Melike
Toprak ve bana göre…
*- AKLIMA ŞAŞAYIM
Günlük yazıma çok eski
günlerden, bir Marmaris seyahatimdeki otobüs yolculuğundan söz etmiştim.
Şimdi yazıma yine eski
günlerden, ama 20 yıl kadar öncesine gideyim…
“Hazırladığım bir Fuar
kitabında yerini ve tarihini, yangından tutun da düğün salonunu ve panayırı
anlatmıştım.
Aklıma ne diyeyim?
Yaklaşık 100 sayfalık
kitabı üç günde hazırlamış, sadece içine ‘Hazırlayanlar diyerek kendimi ve
verdiği fotoğraflardan sadece birini kullandığım bir arkadaşımın adını’
yazmıştım.
Birisi de bunu İzmir
Büyükşehir Belediyesi ile Fuar yönetimine satmış çok büyük para almıştı.
Sonradan öğrendim,
‘Yaşar’a da verdim (!)’ diye adımı kullanmış, halbuki ben bir kuruş almamıştım,
bugüne kadar da hiç kimseden bir kuruş almış değilim.
Ve bu güne kadar,
sıradan maaşımın dışında hiç kimse ve kurumdan bir kuruş almış değilim, bir
bardak çay da içmedim.
Bunu da gururla, göğsümü
kabartarak söylüyorum.
Yargı Muhabirleri
Derneği Başkanı Muzaffer Tezel’in ‘Vay Be!’ dediği olayı tekrarlayayım:
*- TOKADI ATTIĞIM, MAFYA
BABASI ‘İNCİ BABA’ İMİŞ
Fuar zamanları işim olmamasına
rağmen, meslek ve çalışma azmi, tabii ilgi ve bilgi ile magazin muhabirlerine
destek veriyor, normal görevimizin dışında yalnız akşam değil gündüzleri de
haber peşinde koşuyordum.
Merkez genelde Büyük
Efes Oteli oluyordu.
Meraklılar, İstanbul başta
olmak üzeri Türkiye’nin her köşesinden gelenler, artistler- sanatçılar,
sevenleri, bunlar gibi olmak isteyenler, eli cebine gidenler, aklınıza kim
geliyorsa orada…
Bir ara, kısa boylu
kabadayı birisi, bir meslektaşıma kafa tuttu, tehdit etti.
Herkes izliyor…
Yanına gittim, ‘Sen
kimsin de biz gazeteciye böyle hepimizin önünde hakaret ediyor, tehdit
ediyorsun?’ dedim.
Bana da bir hareket
çekmek(!) istedi.
‘Ben İnci Baba’ diyerek
bir şeyler söyledi.
İlk defa orada, onun
‘Ben İnci Baba’ deyişinden duymuştum bu kabadayının adını…
Benim sabrım iki
dakikadır.
‘Sen ne diyorsun?’, diye
öylesine okkalı bir tokat attım!
Baktım, yanındaki
adamlar bellerine, yani silahlarına davrandılar.
‘Gelin lan!’ (Gençlikten
bu yana iki, argo kokan sözcüğü istem dışı, alışkanlık halinde çok söylerim, ya
‘ulan’ ya da ‘lan’ nereden öğrenmişsem, bilmiyorum, belki de İzmirli
olduğumdan) diye söylenirken ‘Ben İnci Baba!’ diyen ve tokat yiyen kişi,
onlarla birlikte yanımızdan uzaklaştı.
Hiçbir şey yapmadan,
öylece seyredenlerden bazıları, ‘Sen ne yaptın? O İnci Baba, Ankara’nın
haracını yiyen mafya babası’ diyerek sözde beni uyardılar.
Olay orada kapandı…
*- BARIŞMAK İÇİN
GAZETEYE GELDİ
Bir gün sonra, öğle
saatlerine doğru, gazeteye girecek güncel haberlerle boğuşuyorum.
Ege Bölgesi’nin her
tarafındaki muhabirlerden gelen haberleri redakte ediyor, okunacak hale
getiriyor, sayfalara yolluyorum.
Bu sırada danışmadan
aradılar.
‘İnci Baba’ diye birisi
gelmiş, beni görmek istiyormuş.
‘Gönderin’ dedim.
Genelde herkesin
misafiri kabul edilmez, aşağıda görüşürdü.
Bir gün önce ‘Tokat’
attığım kişi elinde bir buket çiçek ve çikolata ile geldi.
Adamları aşağıda
kalmışlar.
Kabul etmemi istedi,
özür diledi, kabahatin kendinde olduğunu, kendisinin Ankaralı büyük iş adamı
olduğunu vurguladı.
Beni Ankara’ya davet
etti.
‘Önemli değil, ben de
herhalde bir şeyi sinirlenmiştim’ falan
diyerek bir şeyler söyledim.
Yani, herkesin korktuğu
çekindiği ‘İnci Baba’ ile kısa sürede neredeyse akraba olacak gibi dost
olmuştuk.
Sanıyorum bir kadın
şarkıcı ile birlikteymiş.
Hakan Akarcalı söyleşi
yaptığına göre daha iyi anımsar.
Bir süre sonra ‘Su
testisi su yolunda kırılır’ örneğinde olduğu gibi, gazete manşetlerinde ‘İnci
Baba’yı vurdular’ haberini okudum.
Gerçekten üzüldüm…
Hiç kimsenin böyle bir
sonu olmasını dilemiyorum…
Şimdi ‘İnci Baba’nın
yerini başkaları almıştır.
Bunu polis biliyordur,
bir de haraca bağladıkları…
*-



Yorumlar
Yorum Gönder