ORTAK BİR GELECEK İÇİN
YAŞAR EYİCE
*- AYDINLI ALİ DAYI
Metin Erdoğan Haziran 202’de yazmıştı
fotoğraflarıyla;
“Almanya bıçak taşımayı yasakladı” diye…
Almanya'da bıçaklı saldırılarda çok sayıda
yaralama olayların artması üzerine, hükümet yeni bir yasa ile sivri uçlu ve
oluklu bıçaklar, kasatura ve süngü gibi uzun bıçakların taşınmasını yasakladı!
Ülkemizde de son zamanlarda benzeri olaylar
yaşanmış ve 15-16 yaşındaki Ahmet Minguzzi ile Atlas Çağlayan isimli
çocuklarımız başka çocuklar tarafından bıçaklı saldırıda öldürülmeleri çok
büyük tepki almıştı.
Davaları devam etmektedir.
Kaç kez yazmış, bir seyyarın ‘ekmek satar’ gibi,
sıraya giren öğrencilere nasıl kesici aletleri sattığını anlatmıştım.
Nedense hiç kimsenin umurunda olmamıştı.
Bana ihbarda bulunan da, Çankaya’da ayakkabı
boyacılığı yaparak iki evladını üniversite mezunu yapan Aydınlı Ali Efendi idi.
*- EMEKLİ ASTSUBAYLARDAN ÇAĞRI
Türkiye Emekli Astsubaylar Derneği son zamanlarda
sık sık açıklama yapıyor.
‘Birlikte Güçlüyüz!’ diyen, Türkiye Emekli
Astsubaylar Derneği, sadece bir sivil toplum kuruluşu değil; emekli
astsubayların onurunu, haklarını ve geleceğini koruma iradesinin örgütlü
ifadesidir.
Yıllarını Türk Silahlı Kuvvetleri’ne adamış,
görevini fedakârlıkla yerine getirmiş emekli astsubayların sorunlarının görünür
olması, taleplerinin muhataplarına ulaşması ve kalıcı çözümler üretilmesi ancak
güçlü ve örgütlü bir yapı ile mümkündür.
İşte bu noktada Türkiye Emekli Astsubaylar Derneği
hayati bir rol üstlenmektedir.
Emekli astsubaylar, Türk Silahlı Kuvvetleri
bünyesinde uzun yıllar boyunca fedakârca görev yapmış; ülkenin güvenliği,
bütünlüğü ve bekası için ağır sorumluluklar üstlenmiş bir meslek grubudur.
Emeklilik döneminde özlük hakları, maaş adaleti ve
sosyal statü bakımından ciddi mağduriyetler yaşandığı bilinmektedir.
*- BİREYSEL ÇABA İLE OLMAZ
Türkiye Emekli Astsubaylar Derneği yöneticileri
bakın ne diyorlar:
“Bugün emekli astsubaylar olarak yaşadığımız
ekonomik, sosyal ve özlük hakları sorunlarının hiçbiri bireysel çabalarla
çözülebilecek meseleler değildir.
Hak arama mücadelesi; sabır, süreklilik ve en
önemlisi birlik ister.
Dernek çatısı altında bir araya gelmek, yalnız
olmadığımızı görmek ve sesimizi çoğaltmak anlamına gelir.
Bu mağduriyetlerin giderilmesinde en önemli unsur;
örgütlü güç, ortak irade ve kararlı eylem birliğidir.
Unutulmamalıdır ki karar vericiler, dağınık
sesleri değil; tek ve güçlü bir sesi duyar.TEMAD, bu mücadelenin tek meşru ve
kurumsal temsilcisidir.
TEMAD’ın hedefi
• Emekli astsubayların tamamını kapsayan birlik
anlayışı oluşturmak,
• Tek çatı altında eylem birliğini tesis etmek,
• Hak arama mücadelesini planlı, sürdürülebilir ve
sonuç alıcı hale getirmek,
• Kamuoyu ve karar vericiler nezdinde TEMAD’ın
etkinliğini ve güvenilirliğini artırmaktır.
*- “BEN DE VARIM!”
Türkiye Emekli Astsubaylar Derneği Yönetiminin
açıklaması şöyle devam ediyor:
“TEMAD Genel Merkezi, emekli astsubayların hak
arama mücadelesini sözde değil; sahada, kamuoyu önünde ve kararlı eylemlerle
sürdürmüştür.
Son bir yıl içerisinde yapılan eylem ve basın
açıklamaları, TEMAD’ın kurumsal mücadelesinin somut göstergeleridir.
Emekli astsubayların Türkiye Emekli Astsubaylar
Derneği’ne üye olması, sadece aidat ödeyen birey değil, ortak bir geleceğe
birlikte sahip çıkmaktır.
Bu, ‘Ben de varım’ demektir.
Ne kadar çok üye, o kadar güçlü temsil; ne kadar
güçlü temsil, o kadar etkili mücadele demektir.
Derneğe verilen her destek, hepimizin hakkı olan
adil yaşam koşullarına bir adım daha yaklaşmak anlamına gelir.
Son yıllarda özellikle sosyal medyada yaşanan
ayrışmalar, tartışmalar ve gruplaşmalar hepimize zarar vermektedir.
Farklı görüşler elbette olabilir; bu zenginliktir.
Ancak kişisel kırgınlıklar ve ayrıştırıcı dil,
ortak davamızı zayıflatmaktan başka bir işe yaramaz.
Sosyal medyada bölünmüşlük yerine, birlikte
hareket etme iradesini büyütmek zorundayız.
Eleştiri yapıcı olduğunda değerlidir; ayrıştırıcı
olduğunda ise mücadeleyi geriye götürür.
Birlik ve beraberlik, kazanmanın ön şartıdır.
Geleceğimizi başkalarının insafına bırakmamak
için, sesimizi duyurmak için, hak ettiğimiz yaşam standartlarına ulaşmak için
örgütlü mücadelede buluşmak zorundayız.
Emekli astsubaylar birlikte güçlüdür.
ÇÜNKÜ BİZ ‘1’İZ…”
*-KARISI EVDEN KOVDU
Adnan Sökmen kalemi çok iyi dostlarımdan.
Sayfa sekreterliğinin dışında ‘harika’ denilecek
konulara değinir, bazen yazar, bazen alıntı yapar.
Şimdi de gerçek bir hikayeden nakletmiş, konu, ‘Karım
bu sabah
beni evden kovdu!..
“Dile kolay; Kırk küsur yıldır aynı yastığa baş
koyduğum kadın!..
“Aşkım, birtanem” dediğim Semra'm, beni bugün
evden kovdu!..
Elinde küçücük bir yastığı kendine siper etmiş,
kapının önünde durdu:
“Beyefendi gitseniz iyi olur. Eşim birazdan gelir.
Bak Sinan kızar sonra...”
O eş benim!..
Benim adım Sinan!..
Onun “birazdan gelir” diye beklediği adam ise,
1974’te Almanya’ya gidip bir daha dönmeyen gençlik aşkı...
Bir an dizlerimin bağı çözüldü...
Mutfaktan su bardağı alır gibi yaptım…
Ellerim titremesin diye...
Sonra telefon çaldı.
“Sinan bey, eşiniz yürüyebildiği için evde bakım
desteği çıkmıyor maalesef. Özel bakımevlerine bakabilirsiniz” dedi...
Yutkundum!..
Çünkü özel bakım demek:
Kırk yılın alın teri demek…
İzmir’de 98’de dişimizden tırnağımızdan artırıp
aldığımız ev demek…
Bir ömrün bir çekmeceye sıkışıp “Ver gitsin”
denmesi demek...
Ama biz neyleriz!..
Acıya hep sessizce eğilen bir kuşaktan geliyoruz
çünkü...
*- ‘GARSONDUM!’
Semra ile ilk karşılaşmam 79’daydı...
Buca’da çay bahçesinde garsonluk yapıyordum...
Üstünde açık mavi bir kazak, yüzünde mahcup bir
tebessüm…
Bir şirkette muhasebe işine yeni girmiş...
“Şekerli kahve” dedi...
Sesi kırık, ama insanı tutan bir güven vardı...
İkinci buluşmamızda 77 model Ford Taunus'um yolda
kaldı...
Varyant yokuşunun tam ortasında…
Hiç panik yapmadım. Kaputu açtım, on beş dakika
kadar sonra da, ellerimi yağlı pantolonuma silip; “Ben seni hiç yolda bırakmam
kız” dedim, gülerek..
Ve gerçekten bırakmadım...
Depremde, krizlerde, işsizliklerde…
Ekmek küçülürken gururumuzu büyütmemek için
çırpındığımız yıllarda bile; “Merak etme, bir çare buluruz,” dedim..
Ama hayat kimseyi kayırmıyor...
Beş yıl önce teşhis geldi: Damar tipi bunama!..
Önce anahtarını kaybetti...
Sonra çaydanlığın altını kapamayı…
Sonra konuşmayı…
Sonra beni!..
Sosyal medyada “kendi kabını doldur” ya da
“papatya banyosu yap” diyorlar ya…
İnsanın sevdiğini unutuşuna papatya ne yapsın?..
Gerçek sevgi o cümlelerde değil...
Gerçek sevgi;
Gece üçte banyodaki kusmuğu temizlemektir...
Ayakkabılarını saklamaktır, “İşe geç kaldım!” diye
kapıya koşmasını engellemektir...
Ve hayattayken kaybettiğin birini
"sessizce" izlemektir!..
*- ‘HERŞEYE KIZDIM!’
Geçen ay oğlumuz Turgay geldi...
İstanbul’dan koşa koşa...
Annesinin yanına oturup konuşmaya başladı.
Semra uzun uzun baktı ona…
Sonra: “Sen yeni taşınan kiracısın değil mi?”
dedi...
Turgay'ın gözleri bir anlığına kapandı...
Ama gülümseyip: “Evet annem, kiracıyım. Modeme
bakıyorum,” diye cevap verdi.
O gün akşamüstü balkona çıktım...
İzmir’in hafif rüzgârı yüzümü okşadı ama içimi
üşüttü...
Çiğdem kabuğu gibi ince bir yerden kırıldı
kalbim...
Devlete kızdım, zamana kızdım, kadere kızdım...
Melek gibi kadının gözlerimin önünde bir çocuğa
dönüşmesine kızdım...
Bir an…
Bir an sadece, sadece kızdım...
Ceketimi alıp Kordon’a kadar yürümeyi düşündüm...
Yürüyüp gitmeyi...
Kimsenin beni tanımadığı bir yerlere gitmeyi...
Ama gitmedim, gidemedim...
Kapıları kilitledim...
Battaniyesini örttüm...
Çünkü, BAZEN SEVGİ EN ÇOK KALIRKEN YORUYOR!..
Ama yine de kalıyorsun İşte...
*- 42’NCİ YIL
Dün bizim 42'nci yılımızdı...
Söylemedim...
Günü kötüydü...
Evde bir o yana bir bu yana dolaşıyor,
“Makyaj çantamı çaldılar. Bulacağım onları” diye
mırıldanıyordu...
Ben mutfakta sigara içerken, gözyaşlarım
süzülürken, omzumda bir el hissettim.
“Sinan…”
Aylar sonra…
Semra'nın o eski berrak sesini duydum...
Döndüm...
Gözleri bir anda açılmıştı...
Sis dağılmış gibiydi...
Titreyen elinde küçük kutu:
“Bunu sakladım. Kötüleşmeden önce.
Bugün aç diye...
Biliyorum zor. kusura bakma” dedi...
Sonra sarıldı bana...
Eski Semra gibi...
Sırtımı, kalbimi, ömrümü tutan şekilde...
Ama sarılışı biter bitmez…
Işık yine söndü gözlerinde...
Sessizce pencereye yürüyüp kediyi izlemeye
başladı...
Zarfı açtım.
İçinden gümüş bir bileklik çıktı...
Ve el yazısıyla küçük bir not:
*- “GİTMEK KOLAY DEĞİLDİ. KALMAK ZORDU”
Ayaklarım tutmadı...
Fayansın üzerine çöktüm...
Bir ömrün ağırlığını ilk kez taşıyamadım...
Biz hep başlangıçları seviyoruz:
Söz yüzüklerini, gelin arabalarını, düğün
videolarını…
Oysa evlilik, asıl SONBAHARDA sınanıyor...
Gerçek sevgi;
Aynı ömrü yüz kere taşısa da “Yine taşırım”
diyebilmektir...
Yorulmuş ellerle bile “Bırakmam,” demektir...
“Hastalıkta, sağlıkta” sözünü laf olmaktan
çıkarıp, hayatın tam göbeğine büyük harflerle yazmaktır...
Bu satırları okuyan herkese:
Sevdiklerinize biraz daha sıkı sarılın...
Ve bir hastaya bakan, yaşlısına omuz veren, yükü
sessizce taşıyan siz güzel insanlar…
Bilin ki: Bu dünyadaki en ağır, en kutsal emek
sizindir...
Sevgiyle kalın...
Aşkla kalın...
(ADNAN SÖKMEN)
*- BODRUM’UN MAVİ BELLEĞİ
1940 yılında doğan Oğuz Alpözen, Türkiye’nin ilk
su altı arkeologlarından biri olarak, ömrünü deniz altındaki kültürel mirasın
korunmasına ve sergilenmesine adamıştır.
1978–2005 yılları arasında Bodrum Sualtı Arkeoloji
Müzesi Müdürlüğü yapmıştır.
Bu çeyrek asırlık süreçte, Bodrum Kalesi’ni atıl
bir yapıdan çıkarıp dünyanın en prestijli tematik müzelerinden birine
dönüştürmüştür.
Oğuz Alpözen, George Bass ve Haluk Elbe gibi
alanın duayen isimleriyle birlikte çalışarak su altı arkeolojisinin bilimsel
temellerini müzecilik pratiğiyle birleştirmiştir.
Onun liderliğinde Bodrum Kalesi, sadece eserlerin
korunduğu bir yer değil; tarihin bizzat deneyimlendiği "yaşayan bir
müze" kimliği kazanmıştır.
Bu yenilikçi sergileme anlayışı sayesinde müze,
görev süresi boyunca Türkiye’nin en çok ziyaret edilen üçüncü müzesi olma
başarısını göstermiştir.
*-MÜZECİLİK DEHASI
Alpözen’in müzecilik dehası, 1995 yılında Bodrum
Sualtı Arkeoloji Müzesi’nin Avrupa’da Yılın Müzesi Özel Ödülü’nü almasıyla
uluslararası alanda tescillenmiştir.
İngiliz Kulesi'nden Karya Prensesi Salonu'na,
Uluburun Batığı'ndan Amfora Parkı'na kadar müzedeki pek çok can alıcı okta, onun estetik vizyonuyla hayat bulmuştur.
“Benim için önemli olan süngercinin kendisiydi.
Onlar bütün yaz dalıyorlardı. Süngeri çıkarırken batık gemileri de
buluyorlardı. Onların bize gösterdikleri batıkları biz kazdık.
En muhteşem Kaptan Kemal Aras’tı.
Bana çok yardımcı oldu.
Zaten George Bass’a ilk batık gemiyi gösteren
odur.
1958 yılında göstermiş.
Mustafa Kaptan İzmirli.
Fotoğrafçı Peter Throckmorton, 1959’da Kofran
dedikleri zengin bir adamın teknesiyle gidiyorlar.
Oradan birkaç para çıkarıyorlar.
1960’ta da George Bass doktora öğrencisi olarak
ilk bilimsel kazıyı yapıyor.
1961 yılında Yassıada Doğu Roma Gemisi Bizans
Batığı diyorlar, 7. yüzyıldan, onu kazıyorlar.
Ben 1962’de dahil oldum.”
Meltem Ulu, “Biz Süngerciler: Yaşadıklarımız,
Hatıralarımız”, Bodrum Deniz Müzesi Yayınları, 2025.
Mehmet Bezdan, Derinlerdeki Portreler, (TINA
Türkiye Sualtı Arkeolojisi Vakfı, 2019)
Bodrum’un deniz kokan tarihine selam olsun.”
*- GERÇEK HABERCİ
Remzi Yıldırım dur durak bilmeyen gerçek gazetecilerimizden,
Bir bakıyorsunuz Kayseri’de, ya da İzmir’de…
Son yıllarda ise Adana’da…
Sevilen, sayılan okunan bir meslektaşımız…
Bugün Adana Valisini yaptığı ziyareti kaleme
almış.
Gerçek gazeteci gibi gerçek yöneticilerimize de hasretiz.
Şimdi sözü Remzi Yıldırım’a vereceğim:
“Makam Odasında Adana Isındı
Bazen bir şehri anlatmak için sokak sokak gezmek
gerekmez.
Bazen bir makam odasında, bir tebessüm yeter
Adana’yı anlamaya.
Vali Mustafa Yavuz’un kapısından içeri girerken
devletin ciddiyeti karşıladı bizi, ama oturunca anladık:
Bu odada resmiyet kadar insanlık da vardı.
Konuşmadık aslında…
Adana konuştu.
Narenciye bahçeleri, yaz sıcağında kavrulan
sokaklar, yorgun ama vakur insanlar konuştu.
Bir şehrin yükünü sırtında taşıyanların dili
çözüldü.
Derken kelimeler yavaşladı.
Sohbetin tonu değişti.
Adana’nın en ağır meselesine geldik:
şehitlerimize…
Adı tabelada olmayan, ama bu toprakların harcında
izi bulunan evlatlara.
O an anladım; bazı cümleler yüksek sesle
söylenmez.
Bazı sözler yürekte tamamlanır.
*- KİMSEYİ İNCİTMEDEN
Sayın Valimiz, kimseyi incitmeden, kimseyi
üzmeden, şehitlerimizin adlarını gelecek nesillere aktarmanın mümkün olduğunu
söylediğinde,
bu şehir adına bir kapı aralandı.
Bir röportajla başlayacak,
bir kitapla kalıcı olacak bir vefa yolculuğu…
Şehitlerimizi bu kez resmi satırlarla değil, annelerin
duasıyla, babaların suskunluğu ile anlatacak bir çalışma…
Devlet, işte tam burada büyüktür.
İnsanın kalbine değdiği yerde.
Saatler ilerledi, zaman daraldı ama tebessüm hiç
eksilmedi.
Kapıdan girerken nasılsak, çıkarken de öyle
uğurlandık.
Bu, devletin soğuk yüzü değildi;
bu, devletin insan yüzüydü.
Adana böyle yöneticileri hemen tanır.
Çünkü bu şehir samimiyeti kokusundan anlar.
Yukarıdan bakanı değil, yanına oturanı sever.
*- VALİ MUSTAFA YAVUZ
Vali Mustafa Yavuz, Adana’ya sadece görevle
gelmemişti.
Belli ki bu şehre yüreğini de koymuştu.
Ve biz o gün bir ziyaretten fazlasını yaşadık.
Bir şehrin hafızasına not düştük.
Şehitlerimizin adını yarına taşıyacak bir yolun
ilk cümlesini yazdık.
İyi ki geldiniz Valim…
İyi ki bu şehrin derdini dinlediniz.
İyi ki Adana, sizi sadece “Vali” diye değil,
“Bizden biri” diye anacak.
*-





Yorumlar
Yorum Gönder