İYİ ve KÖTÜ İNSANLAR...

YAŞAR EYİCE *- İYİ ve KÖTÜ! Albert’e, Albert Einstein’e hak veriyorum, ne güzel özetlemiş; ‘Aptallara göre insanlar: Irk, cinsiyet, milliyet, yaş, statü, renk, din ve dil başta olmak üzere 8’den fazla kategoriye ayrılırlar. Halbuki olay bu kadar komplike değildir. İnsanlar sadece 2’ye ayrılırlar; İyi insanlar ve kötü insanlar!’ Şimdi özne ben olayım, bir olayı, ya da hikayeyi anlatayım, bakalım anlatacağım karakterler hangi sıfata ya da karaktere girecekler; İyi mi kötü mü? Bazen anlatımlara, ‘Burası sizin şehriniz de olabilir!’ diyorum, çünkü; anlatımlarım İstanbul, İzmir, Ankara değil her kentimizde olası geçer… Yani benzer olay mutlaka başımızdan geçmiştir. Belirttiğim gibi ister ‘Hayal’ ya da ‘rüya’ diye düşünün, veya ‘Gerçek!’ kabul edin… *- TELEFONA SARILDI Gidip bilgi almak ve paylaşmak için, herkesin yaptığı gibi internete girdim. Bilgisayarda adresi buldum, nasıl gideceğime bafktım. Aile ve Sosyal Hizmetler Bakanlığı’nın İl Müdürlüğü’ne gidip, ‘Vatandaşın lehine ne gibi çalışma yaptıklarını’ öğrenmek istedim. Doktorlar da bana günde en az sabahları yirmi dakika yürümeyi önermişti. İki toplu taşım aracı kullanacaktım. Biri otobüs, diğeri tramvay… İlkinin yerine şehir hatları vapuru kullanma imkânım da vardı, saat durumuna yani tarifeye göre… Tramvaydan indim, müşteri bekleyen garsona, ‘Adresi sordum!’ Hemen telefona sarıldı ve noktayı buldu. ‘Amca, buradan yukarıya doğru gidebilirsen gideceksin, sağdan dördüncü sokağın hemen başı!...’ dedi. Tepeye doğru gitmeye, daha doğrusu tırmanmaya başladım... Sanki Ağrı Dağı’nın, ya da Himalaya’ların zirvesine çıkıyor gibiydim. Bacaklarım adım attıkça kasılıyordu. Tekrar takrar sormak, benim vazgeçilmezimdi, çünkü çoğu kez, bilmeyenlerin de ‘bilenler’ gibi huyları olduğuna çok tanık olmuştum. Böylece hedefe çok doğru ve sıkıntısız bir şekilde ulaşma imkanım oluyordu. Mermer sektörünün kalbini dinleyen Filiz Kasapoğlu, bu adres konusunda şöyle demişti: ‘Bir gün kitap yazacağım, insanların nasıl adres tarif ettiklerini ve nasıl adres tarifini bilmediklerini ve bazı perde arkalarını’ demişti. Yazdı mı, yazacak mı? Yakında öğreniriz ama ana konu, ‘yanlış’ yönlendirmeler… Neyse, iki polis memuru, bir büyük binanın kocaman avlusunun arka kapısında giriş çıkışları kontrol ediyordu. Ağzımdan, ‘Aile Bakanlığı!l…’ lafı çıktı. Biri atıldı, ‘Köşeden dön!’ dedi, eliyle de hemen dibimizde sayılan yeri gösterdi. ‘Sevindim’ çünkü yorgunluğuma değmiş, yardım ile hedefe ulaşmak üzere idim. Ama öyle mi? *- UMURUNDA DEĞİL! ‘Ha bir gayret!’ diye yokuş üzerindeki yola girdim. En iyi tarafı bir üçgen düşünün, ‘yokuş yerine orta yerinden ‘A’ çizgisinden ‘B’ çizgisine paralel, düz yoldan yürüyecektim. Ama ‘İnce uzun bir’ yoldu burası, iki taraf da resmi binalar tarafından kale gibiydi… Resmi binanın inşaatında çalışanlara ‘selam’ verip ‘Adresi ‘ yani ‘binayı’ sordum… Aralarında Türkçe konuşmuyorlardı, ‘ileride solda!’ dediler.. Yürüyüşe devam… ‘Git babam, git!’ Yanımdan onlarca kişi geçiyor… Soldaki resmi binalardan birini bahçesine girip ‘Nerede?’ sorusunun yanıtını almaya çalışacağım… Kapı görevlisi, telefonla konuşuyor… Önüne dikiliyorum, gözünün içine bakıyorum, ‘Bir şey soracağım’ diye yanımdan kaçıyor… Telefonla konuşması bitmiyor… Resmi binaya giren çıkan belli değil! Bu sırada kapıdan çıkan bir memur kadın ‘Birini mi arıyorsunuz?’ diye yanıma yanıştı. Halime acımıştı herhalde, ‘Ayakta duracak halim’ kalmamıştı… Meğer adres bu sokakta değil, arka sokakta imiş! ‘Nasıl gideceksiniz, bunu merak ediyorum!’ dedi. Bu cümle ne halde olduğumun özeti idi… ‘Ha gayret! Artık ayaklarımın zorlanmasını ve karınca yürüyüşümü bir yana bırakayım… ‘Bayraklı’ binayı buldum… Güvenlikçinin yardımı ile merdivenleri çıktım, ‘Nefes aldım!’ ve gelişimin nedenini anlattım… ‘Burada bu sorduklarını yanıtlayacak kimse yok!’ Şu adrese gitmelisin…’ demesin mi? Bunu da bir yana bırakalım… *- İYİ veya KÖTÜ HANGİSİ? Hani iki memurdan biri beni yanlış ve çok uzun bir yola göndermesine sinirlenmiştim. Hani cep telefonundan adresi bulan genç garsonun tarif ettiği gibi ‘Aile ve Sosyal Hizmetler İl Binası’ dördüncü sokağın hemen başlarında idi… Yani 50 metre değil de 150 metre ilerideki sokağa girseydim, en azından abartısız iki kilometre yolu ve artı yokuşu tırmanmayacaktım. ‘Kim iyi, kim kötü!’ sizce, ya da Albert Einstain’e göre? Ne demişti? Albert Einstein, ‘Aptallara göre insanlar: Irk, cinsiyet, milliyet, yaş, statü, renk, din ve dil başta olmak üzere 8’den fazla kategoriye ayrılırlar. Halbuki olay bu kadar komplike değildir. İnsanlar sadece 2’ye ayrılırlar; İyi insanlar ve kötü insanlar!’ demiş ve kitaplara bu sözün, anlatımı ile de geçmişti.. Garsonu, kapı görevlisi memuru ve yine resmi bir dairedeki kadın memuru mu ‘İyi’ ya da ‘kötü’ olarak ele alırsınız… Ben ‘ikiyi bir!’ diyorum… Tekrarlıyorum, ‘Benim halimi’ ancak gören bilir… Özeti şudur: ‘Tavandan düşen’ bilir anlatımımı… Bu söz kulağa bir deyim ya da atasözü gibi geliyor ama yaygın bilinen Türk atasözleri arasında araştırdım, “tavandan düşen bilir” diye bir ifade yok. Muhtemelen yöresel bir söyleyiş ya da mecazî bir anlatım aklıma geldi ama doğrusu bunları yazarken aklıma gelmedi, işte! Mecaz olarak düşünelim, doğruya yaklaşalım: Eğer mecaz olarak düşünürsek: “Başına gelen bilir” anlamında kullandığım ortaya çıkıyor. Yani bir olayın acısını, zorluğunu veya tecrübesini en iyi yaşayan kişi anlar. “Tavandan düşmek” burada, benim yazımda, benim için, “beklenmedik bir felaketi, ani bir sıkıntıyı simgeliyor’ bacaklarım ve tedavisini görmeye çalıştığım ‘poli nörüpati’ yüzünden… Dolayısıyla “tavandan düşen bilir” dediğim, “o acıyı ancak yaşayan anlar” gibi bir anlam taşır. Ama benzer atasözlerimiz var: “Ayağına taş değmeyen, başkasının acısını bilmez.”, “Canı yanmayan, acıyı anlamaz.” Gibi… *- GERİDE KALAN Nasıl, ağrılar sızılar içinde, ‘nefes nefese’ kalmama neden olay sonrası aklımdan geçen gerçeğini buldum; ‘Damdan’ düşmek… Yaz aylarında, özellikle Urfa başta olmak üzere Doğu ve Güneydoğu’daki insanlar, aşırı sıcakta, evlerinin ‘dam’ adı verilen çatılarında yatıyorlar. Tabi ki, uykuda sağa sola dönünce, ya da uyku sersemliği ile odanın üstünden, yani damdan aşağıya, yola düşünce hastanelik oluyorlar. İşte bu olay, neredeyse atasözü gibi söyleniyor. ‘Damdan düşmeyen anlamaz!’ şeklinde… Yani: Anadolu’da ‘damdan düşmek’, ciddi bir kaza ve acı demektir. Bu yüzden mecaz olarak kullanılır. - Halk arasında özellikle “dert, acı, kayıp” gibi durumlarda söylenir. - Hekimlerin bile “damdan düşen hekim” örneğiyle anlatıldığı rivayetler vardır: Yani bir doktor, hastalığı bizzat yaşamışsa hastasını daha iyi anlar. Bu söz, belirttiğim gibi, Türkçe’de çok güçlü bir halk deyişi:”Damdan düşmeyen bilmez.” Olarak önümüze çıkıyor. Bir olayın, bir sıkıntının ya da acının ne demek olduğunu, onu gerçekten yaşamayan tam olarak anlayamaz. Yani empati ne kadar güçlü olursa olsun, deneyim bizzat yaşanmadıkça eksik kalır. Bu deyim aslında **deneyim ile bilgi arasındaki farkı** vurgular. Kitaplardan öğrenmek başka, yaşamak bambaşkadır. Psikolojide de benzer bir tartışma vardır: “Yaşantısal öğrenme” (experiential learning) ile “teorik öğrenme” arasındaki fark. Bunları neden bu kadar uzun anlamaya çalıştım. Eminim bir şekilde Türkiye’nin neresinde olursanız olun, mutlaka sizin ya da bir yakınınızın başına benzen olay gelmiştir. Empati kurun, anlarsınız,,,, Sonuçta soracaklarımı unuttum… Bir yetkili ile de görüşemedim… Durum böyle… Kağıt üzerinde şöyle deniyor: “Sorular ile ihtiyaç duyduğunuz bilgilere kolayca erişebilirsiniz!’ Sağ olsunlar… 2025 ne idi? ‘Aile Yılı! Slogan nasıl? “Ailemiz geleceğimiz…” Ve 2026’ya merhaba, yani artık geride kaldı… *- BUGÜNKÜ ROTA: KARAMÜRSEL Türk dili köken araştırmacısı Övgün Ahmet Ercan, “Uray ne demek?” soru cümlesi ile yazısına başlamış. Geçenlerde televizyonda seyrettiğim ve beğendiğim, İstanbul’a yakın, kafa dinlemek için en çok sevdiğim ilçelerden bir tanesi Kocaeli’nin Karamürsel ilçesini anlatınca ilgim daha da arttı. Karamürsel İzmit Körfezi’ne Güney kıyısında sırtını Samanlı dağlarına dayamış, kentsel planlaması mükemmele yakın, genelde Selanik mübadilleri, Manav Türkleri, Balkan göçmenleri, Bosnalı göçmenlerin kaldığı bir ilçedir. Deniz kıyısı boyunca yaya ve bisiklet yolu tersanede başlar ta doğuda balıkçı köyü olan Ereğli‘ye kadar uzanır… Onun yanında palmiyelerle, Çınarlarla, çamlarla, çimenlerle örülü geniş bir yeşil alan bulursunuz. Araç ara yolu denizden yaklaşık 100-150 metre uzaktadır. Aracınızı bırakmak için çevrede birçok yer var hem de ücretsiz.” Diyen Ahmet Bey şunları söylüyor: *- İLGİSİ YOK AMA… Kocaeli’nin Karamürsel’inde, “Bu yeşil kıyı boyunca özellikle belediyenin yapmış olduğu birçok Çayevi, lokanta, restoran, pasta evi bulursunuz. Her biri tertemiz. Al kitabını bir tarafta deniz bir tarafta yemyeşil doğa oku, sessiz, dingin bir barış kenti. Yollar, yeşillikler, deniz kıyısında bir çöp yok; tertemiz. Acıktın mı, türlü türlü çeşitli yemek seçenekleri seni bekliyor. Eğer Türk sulu yemeklerini yemek istersen hemen sahilde meydana, camiye yakın Giritlioğlu lokantasına giriver. Yemek dağıtan tezgahta Bülent Giritlioğlu. Beyefendi bir adam ancak Girit’le hiçbir ilgileri yok. Kendisi Artvin Arhavili. Tereyagli bir pilavı var ki, üzerine biraz kuru fasülye koydur parmaklarını yersin. Hele bir patlıcan musakka, hem de kıymalı yemeğe doyamazsın. Tavuk suyu çorba mı oh misler gibi kokuyor. Rizeliler‘in bir de ekmek, gevrek fırını var, oraya gidince ya mısır ekmeği al, ya Karamürsel gevreği, ya da ilmek biçiminde yapılmış uzunca bağırsak gibi #simit dolması dedikleri ekmeği al. Simit dolması Karamürsel‘in özeli. İçini açıp parça parça kesip içini doldurup dolma yapıyorlar. En taze, çeşit balığı Ereğli kesiminde bulursun. Kazık yemeden istediğin balık lokantasına otur ye balığını. *- SARI BİNANIN CEPHESİNDEKİ ‘URAY’ YAZISI Türk dili köken araştırmacısı Övgün Ahmet Ercan anlatımını sürdürüyor: Kıyıda yürüyüş yaparken bir kaç anıtı geçeceksin. Öğretmen evine gelmeden deniz kıyısında Cumhuriyet döneminin ilk yapılarından olan, üzerinde URAY yazılı kocaman sarı bir yapıyı göreceksin. Gelinlik kızlar gibi sana öylece bakıyor yapayalnız. Yeşil çimenler için de göğe yükselen bir anıt gibi. Günümüzde ilçebeylik (kaymakamlık) olarak kullanılıyor. Ta tepesinde kocaman siyah harflerle URAY yazıyor. ‘URAY ne demek?’ diye, merak ettin değil mi? Ur; Or Türkçede şehir demektir. Şehir Türkçe değil Farsça. Abad Hintçe, kent Soğutça. Kentin öteki Türkçe adları Bolluk. Ancak ağızdan ağza balıka dönüşmüş. Sözgelimi Türkler Pekin’e Hanbalık demişler. Anlamı Hakan’ın oturduğu başkent gibi. *- BELEDİYE BİNASI “Gelelim Ur’a” diyen, Türk dili köken araştırmacısı Övgün Ahmet Ercan anlatımını sürdürüyor, Kocaeli’nin Karamürsel’inde; “Geniş donanımlı yerleşim alanı anlamına Ur sözcüğü, Türkçemize, atalarımız olan Sümerler Sümercesinden geçmiştir. URAY, belediye demektir. Bugün bizim kullandığımız belediye Arapçadır. Atatürk Cumhuriyeti’nin ilk döneminde belediye denmez, Uray denirdi. URBAY da, belediye başkanı. Bir de ORDU var. Ordu da, başkent demektir. ORHAN, kentin Hakan’ı, kentin başkanı demektir, Devlet de Türkçe değildir. Türkçesi İLKUT’tur. İLTER; vatansever demektir. Vatan, Arapçadır. Türkçesi, İL’dir. Daha çok var. Sizin aklınıza karıştırmayayım… Neden cumhuriyetin ilk dönemlerinde başlayan Türkçecilik akımı sürmedi? Neden Türkçe olan Uray’ı terk ettik de, Arapça Belediye’yi benimsedik? Biz de bu Arap Seviciliğinin kökeninde ne vardır. Bir Türk neden kendi dili Türkçeyi konuşmaz da, Arapça kelimeler kullanır? Çıldırmamak elde değil. İşte bu URAY sözü, benim Karamürsel’i sevmem de en büyük nedenlerden birisidir. Saygı ve sevgilerimi sunuyorum…” *-

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

ADAŞIM YAZMIŞ, SERİ YAZILARIN İLKİ OLABİLİR

BAŞIMIZ SAĞ OLSUN! ACIM BÜYÜK! BOLU'DAKİ OTEL YANGININDA 66 İNSANIMIZI KAYBETTİK

NASIL OLUR, AKHİSAR YAĞI , AYVALIK YAĞINDAN PAHALI OLUR? İŞTE YANITI!