BÖYLE BOŞU BOŞUNA, PİSİ PİSİNE BEKLEYEMEYİZ...

YAŞAR EYİCE *- BİLİP, DUYDUĞUMUZ İki kadın minibüste konuşuyor; ‘Belediyede tanıdığı varmış!’ Ne olacak yani? Herkesin bir tanıdığı olabilir… Bazıları böyle durumlarda ‘Tanış’ diyorlar… Sözlük anlamına bakmazsak ‘Tanış’ın, halk arasında kullandığı bu sözcüğün iki anlamı oluyor, biri ‘Yakın tanıdığı, akrabası gibi bir şey de kabul edebiliriz. Bu ‘tanış!’ sayesinde işlerini hızlı ve çabuk çözebilir!’ anlamında kullanıyor. Merak ediyorum, mutlaka belediyelerde, resmi kurumlarda birileri ile ‘Tanış!’ olmamız mı lazım? Minibüsteki hanımların konuşmalarından anladığım, Belediye çalışanı sayesinde, o komşuları işini rahatça çözmüş, ama kendileri halâ birilerini arama peşindeler… ‘Utanmasam’ ya da o andaki psikolojik durumum müsait olsaydı ‘Sorun nedir?’ diye sorabilirdim… Aslında bu konuşma, ‘Bilinen!’ bir olay… ‘Nokta atışı’ diyebilirim, bu anlatıma… *- YAŞLILIKTA OLUYOR Bir çalışana sordum, ‘Geçen yıla göre, bu yıl ‘engelli’ sayısında durum nedir?’ diye… Rakam vermedi… Ama şunu belirtti; ‘Artış var!’ Zaten yakında ‘yıllık rakamlar’ da, ‘istatistikler’ de yayınlanır… Eğer iyi bir gözlemci iseniz, ‘bastonlu’ sayısının da büyük artış gösterdiğini fark etmişsinizdir. Otobüse, toplu taşım aracına inip binenlerden de… Şoförlerin, bu durumlarda surat asmalarından da… Yakın zamana kadar tüm toplu taşım araçlarının ön sıralarında ‘engelli’ işaretleri olurdu… Yani ‘öncelik onların’ diye… Şimdi yok! Ya silindiler, ya da zaman aşımına uğradılar… Yani işlevleri bitti… Bence bunlar, yani yöneticiler Fransa’ya örneğin Paris’e gitsinler… Yok yok… Bunları ‘ödül olur’ bu önerim… Ben anlatayım dinleyesinler: Bir gün Paris’te kadın Şoför Aragon semtinde mikrofonu eline aldı ve ‘Mösyöye!’ yani ‘beye yer verin!’ dedi.. Otobüsü hareket ettirmedi ve aynadan izledi… ‘Yaşlıya’ demek istedi… Siz hiç Türkiye’nin bir şehrinde hiç böyle bir hareket gördünüz mü? Yine bir gün, belediyeden aldığı ‘elindeki engelli’ ya da ‘yaşlı’ kartını gösteren bir kadının, ön sıralardan birinde oturan genç yolcuya gösterip yeri kendine vermesini istedi. Bizde böyle bir işleyiş ya da anlayış var mı? Ama temizlikte ama kafada silmişler işte,,, Senede bir gün de olsa hem yaşlılarımızı, hem de engellilerimizi düşünüyoruz bu bize yetiyor, işte… Son zamanlarda gördüklerim bunları yazmama neden oldu… Ben görüyorum da, neden ilgililer görmüyor… Bütün toplu taşım araçlarında saniyesi saniyesine görüntüleyen kameralar var… Yani lüks arabalarda seyahat edenler, lüks odalarından da konulara hâkim olurlar, isteseler… *- ÜRETİM FABRİKASI GİBİ Bertay Fişekçi durmadan üreten ve paylaşan bir insanımız. Gördüğüm kadarıyla 179’uncu paylaşımında, “Her ‘Evet’ Sizi Neden Biraz Daha Yoruyor?” diye soruyor. Kendisi bu soru ile bir işyerinde belli noktalara gelenlere seslenmiş oluyor. Bakalım ne diyor? Ama işinin ne olduğunu öğrenelim buna göre yazıya not verelim: Kendi ifadesine göre, görevi ‘Orta Kademe Yöneticileri İlham Veren Liderlere Dönüştürüyorum’ diyor. Şu özellikleri ve görevleri de var: “Kültür ve Çalışan Bağlılığı Danışmanı, Pozitif Zeka Mentoru, İş Yaşamında Hitabet mentoru.” Şimdi yazıyı okuyalım: “Pozitif Zeka programına katılan 124.000'den fazla kişi üzerinde yapılan bir araştırmaya göre, her altı kişiden birinin en baskın sabotajcısı ‘Pleaser’ - yani Memnun Etme Delisi. Bu kişiler hayır diyemiyor, sınır koyamıyor, kendi ihtiyaçlarını sürekli erteliyor. Tanıdık geldi mi? Memnun etme delisi döngüsü şöyle işliyor: Ve döngü hiç bitmiyor. Başlangıçta zararsız görünüyor. Hatta ‘iyi insan’ olmakla karıştırılıyor. Ama zamanla: → Kararlarınızı sorgulamaya başlıyorsunuz → Kendinizi savunmakta zorlanıyorsunuz → Dışarıdan onay almadan hareket edemez hale geliyorsunuz Toplantıda bir fikir paylaşmaktan çekiniyorsunuz – ‘ya beğenmezlerse?’ Sonra aynı fikri başkası söylüyor ve alkış alıyor. Ekip oyuncusu görünmek için fazladan iş alıyorsunuz. Takdir yerine ‘her işi ona verebiliriz’ damgası yiyorsunuz. Bir arkadaşınız sınırınızı aştığında susuyorsunuz. ‘O kadar da önemli değil’ diyorsunuz. Ta ki birikmiş öfke patlayana kadar. Döngüyü kırmak için önce fark etmek gerekiyor. Kendinize şu soruları sorun: ‘Evet’ derken içimde bir sıkıntı hissediyor muyum? Bu kararı kendi istediğim için mi, yoksa hayal kırıklığı yaratmamak için mi veriyorum? Son zamanlarda kime kızdım ama söylemedim? Fark etmek, değişimin ilk adımı!” *- PORTAKAL EVET PORTAKAL… Araştırmacı, Endüstriyel Bilim İnsanımız Can Kayacılar, geçenlerde “Bugün, tam Pazar günü tadında bir video ile karşınızdayım. Dün portakal kabuğundan ya da narenciye kabuğundan bir ‘biyorafineri’ mantığıyla yani kabuktan tek bir bileşen değil, en az 4-5 farklı bileşenin eldesini konu alan ve desteklerinizle çokça kişiye ulaşan bir gönderi paylaşmıştım. Eğer incelemediyseniz, sizinle buradan yeniden paylaşmak istiyorum (https://bit.ly/4qzpsw9).” Sözleriyle karşımıza çıkmıştı. Şimdi yine ‘Portakal’ ile özellikle bilimle ilgilenenler ve dolayısıyla girişimcilere sesleniyor: “Geleceğin temel üretim teknolojisi, döngüsel üretim metodolojisi… Yani atık olarak görülen bir maddeden, ya da herhangi bir tarımsal hammaddeden tek bir son ürün değil, o hammaddeyi seri bir şekilde farklı teknolojilerle işleyip, örneğin bir portakal kabuğundan önce uçucu yağlarını, sonra renk maddelerini, sonra flavonoid antioksidanlarını, sonrasında çözünebilir liflerini (pektin) ve en son çözünemeyen liflerini elde edeceğimiz çok akıllıca tasarlanmış proseslerle üretim mantığı ve bu üretimleri çok daha az enerji, çok daha güçlü otomasyonlarla gerçekleştirebileceğimiz bir dünya. Yani gelecekte portakal, sadece meyve suyu olarak değil, portakal parfümeriye koku üreten, içerisinde var olan muazzam çekici doğal gıda renk maddeleri kaynağı olarak, hem çözünebilir, hem de muazzam su tutucu özellikli bir lif hammaddesi olarak da görülüyor. Ve hepsini birden aynı tesis içerisinde üreten "entegre (biyorafineri) tesisleri" dünyada dizayn ediliyor. Sonraki yazılarımda bahsedeceğim AB'nin en son Kasım ayında en güncelini yayınlayıp, kabul ettiği Biyoekonomi Politikaları'nda tam ama tam olarak bu dediğim konu güçlü bir şekilde yer alıyor… Biyorafineri mantığıyla, elimizde var olan her türlü tarımsal hammaddeyi işleyelim ve bu süreçlerde gelişecek teknolojileri, yenilikçi ürünleri, yepyeni yaklaşımları güçlü ticari çıktılara dönüştürüp, Dünya ile rekabet gücümüzü arttıralım diyor. (https://bit.ly/4qrDRdB). *- GELECEĞİN TESİSLERİ Yani artık bir hammadde, tek bir son ürünün ‘kaynağı’ değil. Birçok çıktının ana kaynağı. Bu hassas ama alabildiğine çevreci, bilimsel, teknik ve güçlü yaklaşım tam olarak ‘sanayi üretiminin’ de metodolojisini değiştiriyor. Gelecek yıllarda ‘meyve suyu fabrikası’, ‘ayçekirdeği yağı fabrikası’, ‘salça fabrikası’ gibi fabrika isimleri duymayacağız. Bunun yerine Ayçekirdeği Biyorafineri Tesisi ya da ‘Ayçekirdeği Entegre Üretim tesisi’ gibi tesis isimleri duyacağız. Yani girdisinin ayçekirdeği ya da portakal olduğu ama çıktısının sadece yağ ya da meyve suyu olmadığı ‘Biyoekonomi Tesisleri’ geleceğin tesisleri olacak. *- MÜHENDİSLERİMİZ DE YETİŞTİRİLMELİ Ülkemizin bu biyo ekonomi ya da döngüsel ekonomi tesislerini kurması için geliştirmesi ve edinmesi gereken bir ‘know-how’ var. Çünkü bu bilgiler, genelde hem hammadde kaynağına göre şekillenen, hem de ülkelerin kendi iç dünyalarında sakladığı deneyimsel teknolojiler… Bizlerin de bu teknolojilerini ve yalın mühendislik deneyimlerini edinmemiz için mutlaka ama mutlaka ‘pilot ölçekli döngüsel üretim tesislerine’ ihtiyacımız var! Bu yazının önemini Münir Arıkan’ın şu paylaşımından çıkardım: *- BİZİM SAYEMİZDE Portakalın ve ürünlerimizin değerini değerli üstadımız Can Kayacılar’dan öğrenmiş olduk. Çok ama çok olumlu yanıtlar ve destekler aldı. Ben de bunlardan birini seçtim, Münir Arıkan’ın konu ile ilgili paylaşımını: “Değerli Can Kayacılar; Ülkemizde hazıra konma mantığı vardır, maalesef! Bu yüzden miras'a konma davaları % 76'ya yükselmiştir, hukuk sistemimizde… Bu yüzden çökme eksenli, mafya özentiliği had safhada Bu yüzden hammadde satışı almış başını gitmiştir. (Son dönemde Bor vb değerli elementlerde, işleyip kg satış fiyatını yükseltme mantığı artsa da, henüz hak ettiğimiz yerde değiliz) Bu yüzden 3. ve 4. kuşaktaki Aile Şirketi sayımız bir elin parmaklarını geçmeyecek kadardır. (Dede kurar, oğul işletir, torun hazıra konup satar) Umarım bahsettiğiniz, yüksek katma değer, inovatif farklı ürün, sıfır atık mantığı ile bütünsel yaklaşım - İsviçre sakız'ı bile değerlendirip ayakkabı tabanı yapıyor… & Entegre Biyorafineri tesisleri kurarız… Tabi bu arada Narenciye Cenneti Çukurovamızda, bahçesinde dalında 1 lira olduğu için toplanmaya bile değer görülmeyen bu hazinenin layık olduğu şekilde işlenmesi için bölgesel & ulusal üniversitelerimize, araştırmacılarımıza & iş dünyasına da büyük görevler düşüyor! Avrupa'nın en büyük kozmetik devlerinden birisi Portakal kabuklarından ürettiği selülit giderme ve önleme kremi ile milyarlarca € kazanırken Avrupa'nın en büyük gıda firmalarından birisi Türk Fındığından milyarlarca € kazanırken, Böyle bekleyemeyiz…” Ben de ilave edeyim: Bizim yöneticilerle bu işler olmaz… Liyakata önem verilmedikçe, ‘bizden’ diyerek işe yaramaz, tembel, iş bilmez, işini sevmeyen, gözü hep başka yerlerde olanlar bir yerlere yerleştirildikçe ‘şinanay yavrum şinanay…” *- TARİHSEL SORUMLULUK Mustafa Ağırbaş emekli Deniz Kurmay Albay… Bu komutanımız çeşitli görevlerde bulundu. Benim dikkatimi çeken ‘Güvenlir Stratejileri Proje yöneticiliği’ de yapması. 23 Aralık 1930 Menemen olayı ile ilgili şu kısa notu paylaşmış… “23 Aralık 1930 Menemen Olayı, Cumhuriyet’in yalnızca bir yönetim biçimi değil; akıl, bilim ve hukuk temelli bir devlet iradesi olduğunu kanıtlayan acı ama öğretici bir kırılma noktasıdır. Bu hadise, laikliğin ve çağdaş devlet düzeninin tavizsiz şekilde korunmadığı her durumda, kamu düzeninin ve milli birliğin nasıl tehdit altına gireceğini açıkça göstermiştir. Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ün ‘Cumhuriyeti biz kurduk, onu yaşatacak ve koruyacak olan sizlersiniz’ sözü, Menemen’de sadece bir ideal değil, tarihsel bir sorumluluk olarak karşımıza çıkar. Menemen, unutulmaması gereken bir uyarıdır: Cumhuriyet sahipsiz değildir; akıl ve hukuk onun asli muhafızıdır..” *- Şimdi de sözü Aslıhan Duman’a vermek istiyorum. Aslıhan Duman ‘dostlarla yazışmaları’ ile biliniyor. Tabii ki hikayeler de yazıyor, Yani yazmayı seviyor. Bakalım bugün ne diyor, bence Zeki Müren’in şarkısındaki gibi ‘Biz ayrılamayız!’ demek istiyor ısrarla… “Söyleyecek Sözü olanlar neden yazmıyor? Türkiye’de çok güçlü bir bilgi birikimi var. Akademide, özel sektörde, kamu kurumlarında, sahada, atölyede, şantiyede, sınıfta, mutfakta… Yıllar içinde biriken bu deneyim, çoğu zaman insanın kendisinin bile farkında olmadığı bir derinliğe ulaşıyor. Ama ilginç bir şey oluyor: Bu kadar çok sözü olan insan varken, bu sözler çok nadiren kitaba dönüşüyor. *-NEDEN YAZMIYOR? Söyleyecek sözü olanlar neden yazmıyor? Bilgi var, niyet var — ama kitap yok! Şunu sıkça görüyorum: - Alanında 20–25 yıl çalışmış profesyoneller - Akademik üretimi güçlü ama geniş okurla temas kurmamış uzmanlar - Sahada edinilmiş, kitaplarda bulunmayan pratik bilgiye sahip kişiler - Kendi alanında ‘herkesin danıştığı’ ama hiç yazmamış insanlar Ortak noktaları şu: Bilgileri var. Söyleyecek sözleri var. Ama kitap yok! Ve bunun nedeni genellikle tembellik değil. *- AĞAÇLARA BİLE YAZILMALI Biz güçlü bir sözlü kültürden geliyoruz. Anlatmayı seviyoruz. Sohbette iyiyiz. Karşılıklı konuşurken açılıyoruz. Bilgimiz çoğu zaman ilişki içinde, yüz yüze aktarılıyor. Ama yazı, sözden farklı bir eşik. Daha kalıcı. Daha görünür. Daha ‘hesap verir’ bir şey. Yazdığınızda, artık yalnızca karşınızdaki kişiye değil; bilmediğiniz okurlara, hatta gelecekteki bir zamana da konuşmuş oluyorsunuz. Bu eşik birçok insan için sandığından daha zor. Uzmanlık arttıkça özgüven azalıyor. Gerçekten iyi uzmanlar, yazma konusunda kendilerine daha az güveniyor. Çünkü bildikçe: - Konunun ne kadar geniş olduğunu, - Ne kadar istisna, gri alan ve detay barındırdığını, - Yanlış anlaşılma ihtimalini, fark ediyorlar. Bu da şu cümlelere yol açıyor: ‘Bu konu çok teknik, genel okur anlamaz!’ ‘Bu kadar basitleştirirsem uzmanlar ciddiye almaz!’ ‘Benim bildiklerim zaten biliniyor!’ ‘Henüz yeterince hazır değilim!’ ‘Nereden başlayacağımı bilmiyorum…” *- BAŞLAMA EŞİĞİ Yazmamak da bir seçim — ama çoğu zaman bilinçli değil Pek çok kişi yazmamayı bilinçli olarak seçmiyor. Sadece başlama eşiğinde takılı kalıyor. O eşik geçilmediğinde olan şey şu: - Deneyim artıyor, - Bilgi güncelleniyor, - Ama kitap fikri hep geri plana itiliyor. Ve çoğu zaman o fikir, yıllarca orada kalıyor. Şu soruyla bitirmek istiyorum: Bir süredir aklının bir köşesinde duran, ama ‘sonra’ya bıraktığın bir kitap fikri var mı? Resmi daha büyük görmek için etkinleştirin, Bu resim için alternatif metin açıklaması yok…” Aslıhan Duman’ın bu önemli çağrısına kulak tıkamayalım, bu söylediklerini bir daha düşünelim ve mürekkep yalamaya, koklamaya bakmayalım, usulca bu anlatımı da ‘işimizin önemli bir parçası’ olarak kabul edelim… Herkesin bir tecrübeyi sonraki nesillere bırakma mecburiyeti olmalıdır… *- UMUDUMUZU SÜRDÜRELİM Bu yıl (2025), mevsimsel kişisel ve genel düşüncelerim ‘umut’ temasıyla şekillendi. Umut, zaman içinde ve inanç sistemlerinde tartışmaların bir parçası olmuş evrensel bir konudur. Özellikle günümüz dünyasında yaygın olan belirsizlik veya zorluk zamanlarında, geleceğe olan güvene ve günlük eylemlerden anlam çıkarmaya odaklanır. Şekillendirirsek; umudun inanç sistemleri genelindeki yaygınlığını göstermektedir. Anlamlı ilişkileri hatırlarız. İyi niyet, beklentiler, her günün, her mevsim, sizin için, bizim için bir anlamı vardır. Ne anlama geldiği üzerine düşünmemizi de sağlar zaman zaman… Bunlara, yani güzelliklere şöyle de diyebiliriz: Bunlar bizim için takdir hediyeleridir. Yeni yılla birlikte; aile ve arkadaşlarla bağlantı kurmak, yenilenmek için zaman ayırmak, şükran ifadeleri ve hayatın nimetleri için minnettar olmak hep bizim içindir… Biliyoruz, duyuyoruz; Şimdilerde herkes ‘Yapay Zeka’yı kullanıyor. Hatta falına bile baktırıyor… Bu konuda bir ‘kenar notu’ paylaşayım: Yapay zeka, bir konu (örneğin umut) hakkında rapor edilenler konusunda harika bir sentez sunar, ancak yalnızca yapay zekaya güvenmek, umudun insan yeteneği aracılığıyla paydaş değeri sunma gündemini nasıl etkilediğini keşfetmek için fikirleri uygulamaz veya geliştirmez. “Sosyal Medya’da grafiklerin, gönderilerin ve yorumların %50'sinden fazlasının yapay zeka tarafından oluşturulduğu tahmin ediliyor. Yapay zekanın bazı içeriği oluşturmak için kullanıldığı durumlarda raporlama yapmanın uygun olduğunu düşünenler de var. Dahası, insan iç görüsüne algoritma raporlamasından daha çok değer verenelere bile rastlıyoruz. Zaten saklamıyorlar. Ama olayı ve gerçeği bilenler, gönderi ve yorumlarını, yani sosyal medyayı daha düzgün kullanıyorlar. Şunu unutmamak lazım, yetenek insanın sermayesidir… Yapay zekanın değil… Her insanın mutlaka bir yeteneği vardır, bunu çıkarması için, eğitim ve okumak lazımdır. *-

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

ADAŞIM YAZMIŞ, SERİ YAZILARIN İLKİ OLABİLİR

BAŞIMIZ SAĞ OLSUN! ACIM BÜYÜK! BOLU'DAKİ OTEL YANGININDA 66 İNSANIMIZI KAYBETTİK

NASIL OLUR, AKHİSAR YAĞI , AYVALIK YAĞINDAN PAHALI OLUR? İŞTE YANITI!