KUCAĞIMDAKİ ESRARENGİZ KADIN
YAŞAR EYİCE
*- KUCAĞIMDAKİ KADIN!
Canım sıkkın!
‘Hayırdır!’ diyerek Karşıyakalı Sarışın’a ‘Gezeceğim!’ diyorum…
Hikayede ne oluyor?
Genelde ‘Gökten üç elma düşüyor!’ değil mi?
‘Hayırdır, inşallah!’
İnanılacak gibi değil, birden bire kucağımda bir kadın…
İyi giyimli, şık bir hanımefendi!
Şaşırdım!
Kendimi de toparladım, onu da…
Bir daha, bir daha…
Üçüncüsünde, kucağımdan kaldırdım, kollarımı omuzuna attım, sırtını koltuğa dayadım…
Ne yapmalıyım?
Yüzüne baktım, açık değil!
Şoföre seslendim;
‘Bayan kucağımda… Fenalaştı!...”
Şoför de telaşlandı!
Yoğun trafikte, trafik polisine işaret etmeye çalışıyor!
Memur gördü, yanımıza geldi…
‘Hasta var!’ deyince, hemen koskocaman toplu ulaşım aracı, İstanbul’un en kalabalık noktalarından ‘Ortaköy’de bir banka şubesinin önünde yer açılarak park edildi…
*- AZ ARALIKLA ÜÇ KEZ
Telefonlar, telsizler çalıştı…
Ben de, bir kolum 50 yaşlarındaki bakımlı kadının omuzlarında, diğeri ön tarafında, az önce arka arkaya üç kez kucağıma düşeni kıpırdatmadan tutmaya çalışıyorum…
Kadın kendine geliyor, yine bayılıyor…
Kucağıma düşmeden önce, ‘Ben çok terlerim, umarım sizi rahatsız etmedim!’ demiştim, sanki sıkıntılı durumu anlamıştım.
Şoför;
‘Doktor gelmeden gitmem!’ deyince, birçok yolcu başlarının çaresine bakmak için otobüsten indi.
Kadın havanın güzelliğinden yararlanmak için Beşiktaş’ın Boğaz semtlerinden Arnavutköy ve Bebek semtlerinde gezmiş, dönüyormuş…
‘Tanıdığın var mı?’ diye sordum…
‘Evet’ dedi.
Kendine geldiğinde çantasını arıyordu.
‘Merak etme! Hiçbir şeyin kaybolmaz!’ demiştim.
Aklımdan aynı anda geçmişti:
‘En büyük sahtekârlar, dolandırıcılar, hırsızlar, vurguncular da kendilerini hep Melek gibi gösterip mesleklerini (!) yapmıyorlar mı?
*- İÇTİĞİNDEN, YEDİĞİNDEN ZEHİRLENDİ Mİ?
Kadın birkaç kez, ‘Midem bulanıyor?’ diyerek ön kapıdan indi ve içini boşalttı..
Bir meraklının ‘Ne yedin içtin?’ sorusuna yanıt verdi;
Acaba, o da son zamanlarda duyduğumuz gibi bayat bir yiyecek, ya da yapma bir içecekten mi zehirlenmişti?
Gitmeye kalkmıştı ‘esrarengiz?’ diye tanımlayacağım kadın…
Çünkü ne adını, ne nereli olduğunu, yani kendisi ile ilgili sorulara da yanıt vermedi, adını da söylemedi…
İyi ki kadının ilk bakışta bir şeyi yoktu…
Halbuki benim acelem vardı…
Cumhurbaşkanlığı İletişim Başkanlığından bir resmi yazı almış, İstanbul İl Müdürlüğüne uğramam gerektiği belirtiliyordu.
*- ‘EYVAH PAPA GELİYOR!”
Kabataş’a giden otobüse binmeden önce bir Hristiyan vatandaşımız ile karşılaşmıştım…
‘Papa geliyor!’ demişti…
Yollar kapanacakmış…
‘Eyvah!’ demiştim, Beşiktaş Arnavutköy’deki Aya Strati Taksiarhi Rum Ortodoks Kilisesi cemaatindeki vatandaşımıza.
‘Papa’yı yakından gördün mü?’ gibi acaip bir soru çıkmıştı ağzımdan.
‘Hayır, ama görüşeceğiz!’ dedi.
Demek yemek falan verilecekti topluluktan bazılarına…
Tam bilmiyorum…
Beşiktaş Arnavutköy’deki Aya Strati Taksiarhi Rum Ortodoks Kilisesi, halk arasında genellikle Taksiarhi Kilisesi olarak da bilinir ve Arnavutköy’ün en önemli tarihi yapılarından biridir.
Ya yollar kapanırsa, Cumhurbaşkanlığından gelen notta istenileni yapamayacaktım....
İşte acelem bundandı!
Vicdanım da, kadını ve şoförü yalnız bırakmak istemiyordum.
Madalyonun bir başka yönü de, haber kucağıma düşmüştü…
Kadın ‘Gitmek istiyorum!’ diyordu, otobüsü terk eden diğer yolcular gibi…
*- SÖYLENDİĞİ GİBİ…
Belirtildiği gibi 6-7 dakika içinde ambulans geldi.
Doktora ‘Kucağımda birkaç kez bayıldı, başını tuttum, vurmasını önledim.
Biliyorsunuz;
Toplu taşım araçlarında ilk sıradaki tutma yeri, tutacak, yani; otobüslerde kapı girişindeki dikey tutma barı veya raylı sistemlerde kapı kenarındaki tutacak, genellikle yolcuların araca binerken veya inerken dengelerini korumaları için konumlandırılır.
Özellikle ani frenlerde ya da araç hareket ederken ayakta duran yolcular için bu tutacaklar kritik öneme sahiptir.
Doktora;
Olayı anlattım…
‘İyi ki tutmuşsunuz, size teşekkür ederim’ dedi,
Sonra;
Şoförden de ‘teşekkür’ aldım, ‘Vallahi uçardı, yüzükoyun yanıma kadar gelip, kafasını da vurur, vücudunda başka şeyler de olabilirdi!’ dedi.
Ambulansa kadını aldılar, beş altı dakika sonra, kalktı, hastaneye gitti, kadınla birlikte…
Şoförle konuşmuştu doktor:
‘Ne dediler?’ dedim..
Tıbbı yönden bir şey söylemediklerini anlattı.
Biz beklemeye devam ediyoruz…
Bu kez bizim İzmir’deki ESHOT gibi, İstanbul’da İETT’nin iki üst yönetici motosikletle gelip fotoğraflar çekti, şoförle konuştu, onlar da gitti…ve
Şoförün arkasında oturan esnaftan olduğunu söyleyen bir vatandaş şoföre telefonunu yazdırdı, ‘Başın sıkıntıya girerse beni şahit göster!’ dedikten sonra, benim soğukkanlı ve titiz davrandığımı belirtti.
Bir teşekkür de ondan aldım…
Bu arada öğrendim:
*- HERKES DUYMUŞ
İstanbul Boğazı’nda aynı hatta çalışan bir şoför geçen zamanda, yaşlı bir kadına iyilik olsun diye, durak harici durarak yardımcı olmak istemiş.
Kadıncağız inince ayağı takılarak düşmüş…
‘Şikayetçi değilim!’ demiş…
Olay kapanmış!
Fakat kazın ayağı öyle değil!
Kadının oğlu ortaya çıkmış, ‘Sen annemin belki de ölümüne neden olacaktın!’ diyerek şikayetçi olmuş….
‘İyilik’ unutulmuş…
Yasalar ve yönetmelikler ortaya serilmiş..
Şoför suçlu!
Yolcu duraktan alınır, durakta indirilir…
Öyleyse ne olur?
Cezaevi yolu görülür…
‘Pisi pisine!’ denir ya, işte bu toplu taşıma aracının şoförü hapiste…
Bakalım mahkeme ne karar verecek?
Anlatılan bu…
Ne diyoruz:
‘Kazasız, belasız, sağlıklı yolculuklar!..’
Bu günü daha birkaç kez güzelliklerle geçirdim…
Belki sırayla anımsatırım…
Karşıyakalı Sarışın’a ‘Canım sıkkın!’ diyerek evden ayrılmıştım, mutlu bir şekilde döndüm…
*- İYİ Kİ BİLMİYORLAR!
Oğuz Yetikcan bana savaş öncesi Ukrayna’da benzer bir olayı anımsattı.
Önce Oğuz Bey’in, satranç oyunundan paylaşımına bir göz atalım;
“Karşımda elleri titreyen 70'lik bir amca var!
‘Evladım ben çok bilmem, öylesine oynayalım!’ dedi.
İçimden ‘yazık, çabuk bitireyim de acı çekmesin’ dememin üstünden pek hamle geçmedi, o beni mat etti.
Sun Tzu'nun Savaş Sanatı der ki ‘güçlüyken zayıf görün, zayıfken güçlü’. Bu sinsilik, rakibi rehavete sokup hata yaptırmanın stratejisi olarak da bilinir
Oraletleri ben ödedim, amcanın ‘yine bekleriz’ derken bıyık altından sırıtışına da ayrı bir gıcık oldum…”
Ozan Utku da şöyle diyor:
“Sırf yaşlı amcalar tarafından yenilip durduğum için artık Kadıköy Satranç Merkezine gitmiyorum…”
Satrançla yolu bir yerlerde kesişmiş herkes bilir;
“Satranç MÖ 4000 yıllarında tasarlanmış, yani yaklaşık 6000 yıllık bir oyundur.
Analitik düşüncenin timsali kabul edilen bu oyun, bir şekilde yolu kesişenlere önce pek çok ufuklar açmış, ancak bir zaman sonra da başladıktan bilmem kaç hamle sonraya kadar hesaplayabilenler için, kısır bir oyun haline gelmiştir.
Aslında 2 kişi arasında bir boy ölçüşme ve strateji oyunudur.
Şansa yer yoktur ve olasılıklar üzerinden yürür.
Bu 6000 yıl boyunca değiştirilerek daha heyecanlı modeller de ortaya konmaya çalışılmıştır ancak çok başarılı olamamıştır.
Bunların içinde en bilinenleri, tahtanın değiştirilerek 3 takımın birbirine karşı mücadele ettiği bir model ve sadece subayların yerlerini karıştırılarak (Mongredian satrancı) oynanan modeldir.
Bugün satranca hem mecazi ve hem de gerçek anlamda, yeni bir "boyut" getireceği umulan yeni bir model, 3 boyutlu satranç İstanbul’da değerlendirilmelere sunuluyor.
*- UKRAYNA’NIN İHTİYARLARI
Şimdi de Oğuz Yetikcan’ın başına gelenin benzerini anlatayım;
Emekli olduktan sonra İzmir- Konak Belediyesi’nin halka açık kurslarına katılıp heykeltıraş olma yolunda emin adımlarla yürümekle yetinmeyen Enver Kaya satrancını ve damasını geliştirmeye çalışıyor.
Neden mi?
Bir zamanların, fakir ama mutlu ülkesi Ukrayna’da neredeyse tüm ihtiyarlara cebindeki parasını kaybetti.
Londra’da yaşayan Caner Ermiş ile ‘ucuz ülke’ olarak kabul edilen Ukrayna’da 15 gün kaldıktan sonra, bazı siyasi ve diplomatik engelleri aşarak İngiltere’ye gitmeyi planlamışlar.
Hatta bana ‘Sen de gel!’ demişlerdi.
O tarihte başka noktalarda olduğum için ‘Başka zaman!’ yanıtını vermiştim.
Neyse lafı fazla uzatmayayım:
Tahmin edeceğiniz gibi; ülkeyi gezerken, kapısının önümde oturan bir ihtiyar, sorusuna vereceği cevap yerine, ‘Dama ya satranç oynayalım!’ önerisinde bulundu.
Sonucu tahmin etmişsinizdir fakat ben yine açıklayayım:
Enver Kaya ile Caner Ermiş, kapı önlerinde gelip geçeni seyreden ihtiyarlar sayesinde ‘Gazoz ağacı!’ oldular.
Bu hikayeyi anlatmışlardı, mağlubiyetlerini ballandıra ballandıra dillendirmişlerdi.
Bu nedenle unutmadım ve Bay Yetikhan’ın anlatımında bunların hikayesini anımsadım.
*-




Yorumlar
Yorum Gönder